Amae Nedir?

Çoğumuz zaman zaman sevdiğimiz birinin kucağına sığınıp se­vilip avutulmak isteriz. Bu yaklaşımla fiziksel olmasa da, duygusal ya da zihinsel olarak kabullenilmek ve anlaşıldığımızı hissetmek ilaç gibi gelir. Bu anlık hissedilen, tamamen güvende olma hali, önemli ve insanı canlandıran bir etkiye sahip. Biz bunu Türkçe’de tam olmasa da en yakın tabir ile şefkat olarak tanımlayabilirken; Japonya’da amae olarak biliniyor (“ahmaeh” diye okunuyor).

Japon psikanalist Takeo Doi, için amae’yi hissetmek önemli; çünkü çocukluk evresinde gördüğümüz koşulsuz bakıma bir dönüşü temsil ediyor. Düzenli ilişkileri sağlamlaştıran bir tut­kal, derin ve samimiyetle duyulan güvenin ve koşulsuz kabullenilişin bir sembolü. Bu anlamlı duygunun sadece Japon kültüründe olması araştırmaları da beraberinde getirmiş. Hatta zaman zaman kollektivist Japon kültürünün milli karakterini tek kelime ile tanımladığının vurgulandığı kültürel çalışmalara dahi konu olmuş.

Peki neden diğer ülkelerde bu doğal duyguyu dile getirmek cesaret istiyor? Neden dilimize bu kadar yabancı? Birçok sebebi olabilir elbette. Akla ilk gelen; kendimizi, kendine yeten yetişkinler gibi göstermeye çalışırken aslında her zaman öyle olmadığımızı kabul etmenin rahatsızlığı, eksikliği veya yetersizliği olabilir. Oysa aslında tam da bunu kabul ettiğimizde “TAM” olmuyor muyuz?

Biz en azından bildiğimiz dilde özşefkat ile kendimizi sarmalamaya, cesaretlendirip, amaçlarımızı ve varoluşumuzu onurlandırmaya devam edelim…

Sevgiyle 🙂

Spiritüel Evrimimiz

Doğumla beraber “beşer” olarak başlayan ve şaşarak hakikati arayan manevi varlığımız, bir kelebeğe dönüşme çabası içinde insana evrilme yöneliminde ilerleme meylindedir. Birey olarak ise, çoğu zaman bu mükemmellik arayışı kendi öz varlığını reddetmekten gelen bir illüzyonuna dönüşür. Bireyin öz varoluşuyla, dünyadaki varoluşu arasındaki perde öyle kalın gelir ki; birey olarak bazen perdeyi bile göremeyebilir. Bu nedenle kendini suçlamaya, eksik, yetersiz görmeye başlar. Öyle ki sonunda kendini korumak için yeni yeni ilüzyonlar yaratır. Her bir illüzyon, hakikatten bir adım uzaklaştırırken; her bir yüzleşme ve kabul de hakikate, özgürlüğe ve koşulsuz sevgiye iki adım yaklaştırır.

Bin yıllardır tüm canlılar evrimleşiyor, bulunduğu ortama adapte oluyor ve yeniden kendi türünü üretiyor. İnsanlar olarak biyolojik evrimimizi son yüzyıllarda daha da hızlandırmışken; manevi evrimin bunun gerisinde kalması olanaklı görünmüyor. Hassasiyetlerimiz artarken; her birinin bizi daha sağlıklı, daha “insan” yaşamaya yönlendiren birer tabela olduğunu fark edemeyebiliyoruz. Oysa alerjiden, toplumsal tepki gösterdiğimiz 3.sayfa haberlerine kadar her şey bir işaret, bir tabela. Tabelada seçim şansımız hatırlatılıyor: “Eğer istersen şimdi bunu değiştirebilirsin! “

Bunun için bazen dip noktasına kadar düşmeyi beklemeyi seçeriz. Dirençlerimiz olabilir. Bu noktada tabelayı “fark” ettiysek, değişimin kaçınılmaz olduğunu, ondan kaçamayacağımızı da fark ederiz. Böylece kendimize daha fazla haksızlık etmeye gerek kalmadan, özümüze yani beşerden “insan”a doğru evrimimiz başlar. Zaten tüm tevhid dinlerinde “insanlık” anlatılmıyor mu? Güzel ahlak, erdemli yaşam, insan-ı kamil… İsimler başka olsa da özünde her biri beşerden insana evrilmek için pişmeyi emreder. Pişmemek rahatlık gibi görünse de; pişmemek daha fazla zorlar insanı çünkü dalda pişen meyve ile yere düştükten sonra pişen meyve arasında fark vardır. Biri lezzetlenir, olgunlaşır; diğeri çürür… Ama özünde ikisi de pişer.

Şimdi bu bir tabela ise; sizin seçiminiz ne? 🙂

Psikolojik Açıdan “Damgalama”ya Karşı “Birlik” Bilinci

450

Damgalama ya da günlük dilde etiketleme olarak kullandığımız kavramı beraber düşünmeye davet ediyorum sizi. Eğer davetimi kabul ederseniz, kalbiniz boş dönmeyeceksiniz💖

Her gün onlarca farklı Damgalama örneklerine maruz kalıyor ya da kullanıyoruz. Herkese en az bir etiket yapıştırmak kolay gelebiliyor özellikle de gerçek duygularıyla yüzleşmekten kaçıp, dürtülerini bastıran bireylerde. Çünkü kendilerini ve davranışlarını, statülerini ancak bu şekilde güvende tutabilecek bir algı yaratarak, “rasyonelleştirebileceklerini” ya da “aklileştirebileceklerini” bilinçli ya da çöpü zaman da bilinçsiz olarak farzediyorlar. Bunu farkında olmadan hepimiz yapabiliriz. Burada önemli olan “bilinçli” zihnimizi yani farkındalığımızı kullanmak.

Psikoloji etiketleme davranışının 4 özelliğini şöyle açıklar (bakalım tanıdık gelecek mi?):

🌟1. Bir grup insanı , diğerlerinden ayıran bir etiket verilir. (Ör:deli)
🌟2.Etiket, toplum tarafından istenmedik ya da sapkın özelliklerle ilgilidir. (Ör:deli insanlar tehlikelidir.)
🌟3.Etikete sahip insanlar, sahip olmayanlardan temelde farklı olarak görülür., “biz”e karşı “onlar” zihniyetine katkıda bulunur. (Ör: Biz, o deli insanlar gibi değiliz. )
🌟4. Etikete sahip insanlar, haksız şekilde ayrımcılığa maruz kalır. (Ör: Deli, insanlar için bir klinik bizim yakınımıza inşa edilemez.)

Şimdi aslında çok basit iki seçeneğimiz var. Ya kendimizle ilgili yüzleşmemiz ve sorumluluk alarak çözmemiz gereken konuları görmezden gelmek için başkalarını etiketlemeye, ötekileştirmeye devam edeceğiz ve bu şekilde aslında kendimizi ötekileştireceğiz; ya da aslında her birimizin bir başka renk, bir başka melodi olduğumuzu fark edip, “insan” olabilmenin değerlerini “birlikte” “paylaşacağız.”

Şimdi birlik olmak isteyen, özündeki çocukla iyileşmek isteyenler kaleye mum diksin💖🌈 Hayat, “gerçek” anlamda ancak “oyunsuz” ve “dürüstçe” yaşanabiliyor. Kabul, sevgi, şefkat, neşe ve kolaylıkla da; üstelik “-miş” gibi yapmadan, kendimiz olarak da yaşamamız mümkün. Biraz cesaret, bu özgürlük için denemeye değer🕊

Sadece insan olmak hepimiz için yeterince değerli…

Kimler geliyor hayatı cesurca, sevgiyle yaşamaya?🌈💞🌸🥰

Kaynak: Anormal Psikolojisi, Wiley (Damgalamanın özellikleri)

Kendinle Barışmanın Nasıl Bir His Olduğunu Biliyor Musun?

Ne iddialı bir başlık diye düşünebilirsiniz ama her birimizin var oluşunda yatan amacı anlayabilmek için kendimizle barışmamızın gerekliliği bilgisi çok daha iddialı!

Daha önce hiç istenmediğinizi hissettiğiniz ya da sözel olarak dışa vurulmasa da kabul görmediğinizi hissettiğiniz bir ortamda bulundunuz mu? O anda nasıl hissettiniz? Ne yapmak istediniz? Bir an önce oradan ayrılmak? Görünmez olmak? Ya da belki de her şeyin farkında olduğunuzu açıkça paylaşmak? Sorular burada bizleri onlara yeniden dönmek üzere beklerken, şimdi sizi başka bir yere, bir metafora götürmek istiyorum izninizle…

Şu anda her neredeyseniz çevrenize bakın (Evet buralarda bir işaret vardır belki de:)) ve dünyanın renklerini keşfedin. Belki evdesiniz, belki ofiste, belki doğada ama sonuçta şimdilik hala dünyada bir yerlerdesiniz 🙂 Ne çok renk var dikkatle gözlemleyin şimdi…

Işığa göre değişen algımızın katkılarıyla, pastel renkler, canlı renkler, soluk renkler, “rengarenkler”, farklı desenler, farklı tekstürler…

Düşünün ki bir duvarda asılı bir resimsiniz; sizin içinizde hangi renkler olurdu? Koyu renkler? Siyah? Beyaz? Fosforlu renkler?

Ya dokunuz? Kadife? Pürüzlü? Yumuşak? Sert?

Her ne olursa olsun tamamen siz olan ve kendi içinde bütün olan bu resmi evinizin en sevdiğiniz köşesine astınız diyelim. Bakınca ilk ne söylerdiniz ona? Hayran mı kalırdınız yoksa değiştirmek istediğiniz, yeniden dokunmak istediğiniz yanları olur muydu? 🙂

Hepsi mümkün ve hepsi doğru. Sadece bir farkla! Bunu sevgiyle ve varoluşunuzu onurlandırarak yapıyorsanız 🙂 Bunun bir diğer adı da kendi ile barışmak! Yani yazının başında bahsettiğimiz o kabul edilmeme hissini kendinize yönlendirmeyip, kendinizi olduğunuz halinizle kabul edip, saygı duyuyor ve aynı zamanda özünüzdeki cevherleri ortaya çıkarmak, daha da iyileşmek için adımlar atıyorsanız bu sizin kendinizle barışık olduğunuzun işaretlerinden.

Diğer taraftan kendinize sık sık yönlendirdiğiniz suçlama, yargılama, pişmanlık, mükemmeliyetçi olma baskısı ve benzer diğer olumlu olmayan yönlendirmeler ise varoluşunuzu onurlandırmaktan uzak olmakla beraber; benliğinize, sizi siz yapan tüm güzelliklere yönlendirilmiş bir öz-sabotajcı…

İşte seçim de burada başlıyor. Siz hangi sizsiniz? Hangisi olmayı seçiyorsunuz? Kazanan mı kaybeden mi? Seçiminiz, kaderinizdir! Ve kazanmayı seçmek herkesin doğuştan gelen en doğal hakkıdır. Lütfen nasıl büyük bir amaç ve sevgiyle dünyaya gelmiş olduğunuzu hatırlatın kendinize. Matematik severler için ise açıklaması şöyle olabilir:)

1-1=0; Özsabotaj

1+1=2; Özsevgi

Bu durumda; 2>0 => Özsevgi > Özsabotaj

O zaman Sevgiyi seçelim! Kendimizi tüm varoluşumuzla sevip, “iyi” edelim. Hep beraber iyi olalım. İçimizde barış tohumları ektikçe; var olduğumuz her yerde barış fidanları olabiliriz.

Özüm sevgi, varoluşum sevgi; içimde barış, dünyada barış! 🙂

Bizi seviyorum 🙂

Sevgiyle…

İnsan İnsana… – 1

Bir soru ile başlamak istiyorum bu defa. “Elinizde evet ve hayır seçenekleriniz olsaydı; cenneti yeryüzünde yaşamak ister misiniz diye sorsaydım ne derdiniz?” Bu soruya bilinçli olarak “hayır” yanıtını verecek bir kimseyi henüz tanımadım. Aslında herkes aynı hayali kuruyor ama bazılarının içindeki boşluk öyle büyük ki, onlar “bilinçli/sağduyulu” bir yaklaşımda bulunmak yerine bir rekabet oyunu yaratıp, kendilerini de lider görmeyi istiyorlar. Oysa bir insan ne kadar çok dış varlığa, metaya sahip olursa olsun ya da sahipmiş gibi görünsün aslen içindeki boşluktan kaçamıyor.

Üniversite yıllarında yazın staj yaptığım şirkette, yurt dışından gelen misafirimiz ile çoğunlukla ben ilgileniyordum. Ona bir gün, sürekli seyahat halindeyken hiç sıkılıp, sıkılmadığını sorduğumda bana neşeyle; “Gittiğim her yere kendimi de götürüyorum, neden sıkılayım ki?” demişti.

Demek ki içimizde olan biten her ne ise, ondan kaçamıyoruz. Önünde ya da sonunda mutlaka o yüzleşmeyi yaşamadan da o konuyu çözemiyoruz. Peki o zaman neden bu yüzleşmeyi son nefese bırakıp; bu güzel yaşamı kendimize cehennem haline getirmeyi seçiyoruz? Korkularımız, cesaretimizden büyük olduğu için mi? Bence hayır, sevgimiz ve dolayısıyla onun getirdiği güven; bizim kontrol edemeyeceğimiz olaylardan daha büyük olmadığı için… Oysa sevgi sonsuz, kontrol edemeyeceğimiz durumların sorumluluğu ise değer olarak sıfır çünkü yok. Çünkü bizim eylemlerimizin direkt bir sonucu değil.

Bundan yıllar önce Epiktetos, insanlara değiştiremeyeceği şeyler için üzülmemeyi salık vermiş. Değiştiremeyeceğimiz şeylere, boşuna enerjimizi harcayacağımıza; enerjimizi, değiştirebileceğimiz olgulara yönlendirebiliriz. Yani hava durumunu değiştiremeyiz ama dışarıda yağmur yağıyorsa da; elimize sıcak çayımızı, kahvemizi alıp, onu izleyebilir ve bize sunması için bilgeliğini, öğretisini talep edebiliriz. Aynen hayatımızda yaşadığımız en büyük olaylardan, en küçük olaylara kadar yapabileceğimizi gibi…

Kıssadan hisse:

1- Bilinçli yapılan seçimler ile hayatımızın gidişatını değiştirebilir, kendi içimizdeki cenneti keşfe başlayabiliriz.

2-“Bize ait” içimizde her ne varsa, karanlığıyla, ışığıyla en uygun ve yakın zamanda yüzleşmek bizim yararımıza olur. Ne kadar erken uyanmayı seçersek, yolun tadını o kadar çok çıkarabilir, heybemizi o kadar çok güzellikle, iyilikle doldurabiliriz.

3- Sevgi, her zaman korkudan büyüktür. Çünkü korku, sevginin olmaması demektir. Işığın olmamasına, karanlık dediğimiz gibi. (Einstein’ın meşhur hikayesi geldi şimdi aklıma:))

4- “Where the mind goes, energy flows!” yani zihin neredeyse, enerji oraya akar. Eğer biz iyi olana odaklanıp, değiştiremeyeceklerimizle zaman/enerji/emek harcamayı bırakırsak; dönüşüme önce, içimizde bilinçsiz oluşan düşünceleri/inançları/kalıpları/davranışları, bilinçli düşünce/inanç/kalıp/davranışlara dönüştürerek başlarsak; dünyamız da cennetleşmeye başlar. Kendimizdeki iyiliği gün be gün hem biz hem de çevremizdekiler fark ettikçe, aslında dünyada ne kadar büyük bir ailenin ferdi olduğumuzu da hatırlarız belki.

Ne de olsa her şey; insan insana…