
Selam Sevgili Dostlar,
Günlük hayatın koşuşturmacası içinde, hiç ummadığınız anlarda içinizi kaplayan o tuhaf sıkışma hissini bilir misiniz? Sıradan bir e-postaya “hayır” demeniz gerektiğinde, bir arkadaşınıza sınır çizerken ya da işler planladığınız gibi gitmediğinde göğsünüze oturan o ağırlık…
Böyle anlarda zihnimiz hemen devreye girer: “Neden bu kadar abartıyorum? Ortada korkacak hiçbir şey yok, koca insan oldum!” Kendimizi mantığımızla telkin etmeye, adeta düşünerek o kaygı sarmalından çıkmaya çalışırız. Ama o kalp çarpıntısı, o nefes darlığı bir türlü geçmez. Neden biliyor musunuz? Çünkü kaygı, çözülmesi gereken entelektüel bir problem değil; şefkatle yatıştırılması gereken bedensel bir alarmdır.
Beden Unutmaz, Sadece Adapte Olur
Yakın zamanda Dr. Nicole LePera ve Dr. Mark Hyman’ın harika bir sohbetine denk geldim. Orada tam da bu yanılgımızdan bahsediyorlardı. Birçoğumuz sorunlarımızın farkındayız. Çocuklukta nasıl bir ortamda büyüdüğümüzü, ebeveynlerimizin bize nasıl davrandığını, neden mükemmeliyetçi ya da insanları memnun etmeye çalışan biri olduğumuzu biliyoruz.
Ancak “farkında olmak” tek başına yetmiyor. Çünkü çocukken sevgi görmek, onaylanmak veya çatışmadan kaçınmak için geliştirdiğimiz o stratejiler, sinir sistemimize kazındı. Bedenimiz, hayatta kalmak için “tetikte” olmayı öğrendi. Bugün o tetikleyici ortamda olmasak bile, sinir sistemimiz geçmişin hayaletleriyle savaşıyor. Bir mesajınıza geç dönüldüğünde hissettiğiniz o devasa panik, bugünkü sizin değil; geçmişte duyulmayan, görülmeyen ve terk edilmekten korkan o küçük “içsel çocuğun” çığlığıdır.
Düşünmeyi Bırakıp Bedene İnmek
Alarm durumundaki bir bedene mantıklı cümleler kurmak, yangın çıkan bir eve kullanma kılavuzu fırlatmaya benzer. Önce o yangını söndürmek, sinir sistemini “güvende” olduğuna ikna etmek gerekir.
Zihninizin felaket senaryoları yazmaya başladığını fark ettiğiniz an durun. Omuzlarınıza bakın; kulaklarınıza kadar yükselmişler mi? Çenenizi sıkıyor musunuz? Nefesinizi mi tutuyorsunuz? Bedenin bilgeliği, tam da bu bedensel tepkileri yargılamadan fark etmekle başlar. O gergin kasları bilinçli olarak serbest bıraktığınızda, nefesinizi yavaşlatıp otonom sinir sisteminize “Şu an, burada güvendeyim” mesajını yolladığınızda mucizevi bir şey olur: Zihin yavaşlar.
Kendine Yeniden Ebeveynlik Yapmak (Reparenting)
İyileşme, o acı veren duyguları tamamen yok etmek değildir. İyileşme, o duygular geldiğinde onları şefkatle karşılayabilme kapasitemizi genişletmektir. Tıpkı şefkatli bir ebeveynin, gece kabus görüp ağlayan çocuğuna sarılması gibi…
Dr. Hyman sohbetin bir yerinde kendi içsel yolculuğundan bahsederken şunu söylüyor: “Geçmişe, o korkmuş 11 yaşındaki halime bugünkü bilge ve yetişkin halimle gidip ona sarıldım. Ona ‘Sen iyisin, sevilmeye layıksın ve artık ben buradayım’ dedim.”
İşte “kendine yeniden ebeveynlik yapmak” tam olarak budur. Kutup Yıldızımızı dışarıdaki onaylarda, insanların bizi alkışlamasında değil; kendi içimizdeki o şefkatli duruşta bulmaktır. Geçmişin zorlu koşullarında hayatta kalmak için geliştirdiğiniz o savunma mekanizmalarına kızmayın. Onlar ellerinden gelenin en iyisini yaptılar. Şimdi o savunmalara nazikçe teşekkür edip, otantik benliğinizin ışığıyla yeni bir yol çizebilirsiniz.
Bedenimiz ve beynimiz her an yeniden şekillenebilme (nöroplastisite) gücüne sahiptir. Bugün kendinize göstereceğiniz küçücük bir şefkat anı, yavaşlatılmış derin bir nefes, sinir sisteminize atılmış yepyeni ve güvenli bir tohumdur.
İçinizdeki o kırılgan ve bir o kadar da bilge çocuğa bugün sevgiyle sarılmaya var mısınız?
Farkındalıkla ve şefkatle kalın…
Bahsettiğim video söyleşi : http://www.youtube.com/watch?v=nA6UdyU-oMs
Konuyla ilgili önermek istediğim bir de kitap var 🙂
Bir Aile Meselesi Kağıt Kapak – Zeynep Cihangir Çankaya – Serdar Çankaya
