Kaygıyı Düşünerek Yenemezsiniz: Bedenin Bilgeliğiyle İçsel Çocuğa Sarılmak

Selam Sevgili Dostlar,

Günlük hayatın koşuşturmacası içinde, hiç ummadığınız anlarda içinizi kaplayan o tuhaf sıkışma hissini bilir misiniz? Sıradan bir e-postaya “hayır” demeniz gerektiğinde, bir arkadaşınıza sınır çizerken ya da işler planladığınız gibi gitmediğinde göğsünüze oturan o ağırlık…

Böyle anlarda zihnimiz hemen devreye girer: “Neden bu kadar abartıyorum? Ortada korkacak hiçbir şey yok, koca insan oldum!” Kendimizi mantığımızla telkin etmeye, adeta düşünerek o kaygı sarmalından çıkmaya çalışırız. Ama o kalp çarpıntısı, o nefes darlığı bir türlü geçmez. Neden biliyor musunuz? Çünkü kaygı, çözülmesi gereken entelektüel bir problem değil; şefkatle yatıştırılması gereken bedensel bir alarmdır.

Beden Unutmaz, Sadece Adapte Olur

Yakın zamanda Dr. Nicole LePera ve Dr. Mark Hyman’ın harika bir sohbetine denk geldim. Orada tam da bu yanılgımızdan bahsediyorlardı. Birçoğumuz sorunlarımızın farkındayız. Çocuklukta nasıl bir ortamda büyüdüğümüzü, ebeveynlerimizin bize nasıl davrandığını, neden mükemmeliyetçi ya da insanları memnun etmeye çalışan biri olduğumuzu biliyoruz.

Ancak “farkında olmak” tek başına yetmiyor. Çünkü çocukken sevgi görmek, onaylanmak veya çatışmadan kaçınmak için geliştirdiğimiz o stratejiler, sinir sistemimize kazındı. Bedenimiz, hayatta kalmak için “tetikte” olmayı öğrendi. Bugün o tetikleyici ortamda olmasak bile, sinir sistemimiz geçmişin hayaletleriyle savaşıyor. Bir mesajınıza geç dönüldüğünde hissettiğiniz o devasa panik, bugünkü sizin değil; geçmişte duyulmayan, görülmeyen ve terk edilmekten korkan o küçük “içsel çocuğun” çığlığıdır.

Düşünmeyi Bırakıp Bedene İnmek

Alarm durumundaki bir bedene mantıklı cümleler kurmak, yangın çıkan bir eve kullanma kılavuzu fırlatmaya benzer. Önce o yangını söndürmek, sinir sistemini “güvende” olduğuna ikna etmek gerekir.

Zihninizin felaket senaryoları yazmaya başladığını fark ettiğiniz an durun. Omuzlarınıza bakın; kulaklarınıza kadar yükselmişler mi? Çenenizi sıkıyor musunuz? Nefesinizi mi tutuyorsunuz? Bedenin bilgeliği, tam da bu bedensel tepkileri yargılamadan fark etmekle başlar. O gergin kasları bilinçli olarak serbest bıraktığınızda, nefesinizi yavaşlatıp otonom sinir sisteminize “Şu an, burada güvendeyim” mesajını yolladığınızda mucizevi bir şey olur: Zihin yavaşlar.

Kendine Yeniden Ebeveynlik Yapmak (Reparenting)

İyileşme, o acı veren duyguları tamamen yok etmek değildir. İyileşme, o duygular geldiğinde onları şefkatle karşılayabilme kapasitemizi genişletmektir. Tıpkı şefkatli bir ebeveynin, gece kabus görüp ağlayan çocuğuna sarılması gibi…

Dr. Hyman sohbetin bir yerinde kendi içsel yolculuğundan bahsederken şunu söylüyor: “Geçmişe, o korkmuş 11 yaşındaki halime bugünkü bilge ve yetişkin halimle gidip ona sarıldım. Ona ‘Sen iyisin, sevilmeye layıksın ve artık ben buradayım’ dedim.”

İşte “kendine yeniden ebeveynlik yapmak” tam olarak budur. Kutup Yıldızımızı dışarıdaki onaylarda, insanların bizi alkışlamasında değil; kendi içimizdeki o şefkatli duruşta bulmaktır. Geçmişin zorlu koşullarında hayatta kalmak için geliştirdiğiniz o savunma mekanizmalarına kızmayın. Onlar ellerinden gelenin en iyisini yaptılar. Şimdi o savunmalara nazikçe teşekkür edip, otantik benliğinizin ışığıyla yeni bir yol çizebilirsiniz.

Bedenimiz ve beynimiz her an yeniden şekillenebilme (nöroplastisite) gücüne sahiptir. Bugün kendinize göstereceğiniz küçücük bir şefkat anı, yavaşlatılmış derin bir nefes, sinir sisteminize atılmış yepyeni ve güvenli bir tohumdur.

İçinizdeki o kırılgan ve bir o kadar da bilge çocuğa bugün sevgiyle sarılmaya var mısınız?

Farkındalıkla ve şefkatle kalın…

Bahsettiğim video söyleşi : http://www.youtube.com/watch?v=nA6UdyU-oMs

Konuyla ilgili önermek istediğim bir de kitap var 🙂

Bir Aile Meselesi Kağıt Kapak – Zeynep Cihangir Çankaya – Serdar Çankaya    

https://www.kitapyurdu.com/kitap/bir-aile-meselesi/723556.html?srsltid=AfmBOorm9Bjgjnt0Mv5iGXzn5IAktOyX8S1DpZ2HMv8SKGbi2uUBPDpU

Kalbin Diliyle Konuşmak: Zihnimizdeki “Çakal”ı Susturup, İçimizdeki “Zürafa”yı Uyandırmak

Selam Sevgili Dostlar,

Gün içinde sevdiklerimizle, iş arkadaşlarımızla ya da daha da önemlisi kendimizle konuşurken kelimelerimizi nasıl seçtiğimize hiç dikkat ettiniz mi? Bazen o en değer verdiğimiz insanlara, bir anlık öfkeyle öyle cümleler kuruyoruz ki, sonrasında içimizde devasa bir pişmanlık kalıyor. Peki ya kendimize söylediklerimiz? Yatağa uzandığımızda kafamızın içinde dönüp duran o “Yine beceremedin, ne kadar yetersizsin” sesleri…

Bugün sizlerle, iletişimde bir devrim yaratan, benim de bütünsel ve şefkatli yaklaşımımızla birebir aynı ritimde attığına inandığım bir bilgeden, Marshall Rosenberg’den ve onun “Şiddetsiz İletişim” yaklaşımından bahsedeceğiz.

Rosenberg, içimizde (ve dış dünyada) konuşulan iki temel dilden bahseder: Çakal Dili ve Zürafa Dili.

Haklı Çıkma Oyunu: Çakal Dili

Modern dünyada birçoğumuz “Çakal” dilini ana dilimiz gibi öğrendik. Çakal, sürekli teşhis koyar, yargılar ve suçlar. Hayatı “Haklı ve Haksız”, “İyi ve Kötü”, “Ödül ve Ceza” kutularına ayırır.

Biri bizim istediğimiz gibi davranmadığında Çakal hemen devreye girer: “Ne kadar düşüncesiz bir insan! Zaten hep kendini düşünüyor.” Bu dil, aslında otopilotumuzdur. Amacı, karşı tarafı suçlu hissettirerek (utanç veya suçluluk yaratarak) onu değiştirmektir.

Ancak unutmayın dostlar; korku, suçluluk veya utançla elde edilen hiçbir “evet”, kalıcı bir sevginin veya otantik bir bağın temeli olamaz. Çakal dili bizi hayatın canlılığından, sevgi ve güven hislerinden koparır. Hatta çoğu zaman anlık kompanse edilmiş gibi görünen duygular, davranışlar, düşünceler misliyle ve Çakal’ın içinde bulunduğu yargılayıcı ve karamsar bakış açısını daha da yerleştirircesine geri döner. (Evet, sevgi ve şefkat hepimiz için tek yol! ❤️:))

Kalbin Açık Haline Dönüş: Zürafa Dili

Zürafa, karada yaşayan hayvanlar arasında en büyük kalbe (sevginin rehberliği) sahip olan canlıdır. Boynu uzundur; olaylara tepeden, geniş bir perspektiften (yargılardan olabildiğince özgür ve bütünsel zihnin bilgeliği) bakar. Bu yüzden Şiddetsiz İletişimin sembolüdür.

Zürafa dili, suçlamayı bırakıp odağı tamamen “duygulara” ve “ihtiyaçlara” çevirmektir. Rosenberg’in harika bir sözü vardır: “Tüm yargılamalar, karşılanmamış ihtiyaçların trajik (ve beceriksizce) ifadeleridir.” Elbette etrafta çok fazla Çakal varken, “Ben neden Zürafa olayım?” diyen ses Çakal’ın sesidir çünkü Çakal’lar avlarını yakalamak için “sürüyle” gezer ve avlanır, ne kadar kalabalık olsalar iyidir. Bu size bir yerlerden tanıdık geldi mi? 🙂 Bana da 🙂 Peki Zürafa’lar? Zürafa’lar güvenliksosyal etkileşim ve yavru bakımı nedeniyle zaman zaman değişen, esnek gruplar halinde gezerler. Yani yeniliğe açık, seçimlere saygılıdır diyebiliriz 🙂 O nedenle ancak gerçekten kalbinizle sevgiyi almaya ve vermeye niyetli iseniz, bir Zürafa gibi olmak size davetkar gelir, yoksa Çakal’lar gibi kötü kötü konuşmuyor, reklamlarını yapmıyor Zürafa’lar. Brokoli reklamı olmadığı gibi 🙂 Neden? Çünkü iyi, güzel şeylerin reklamı yapılmaz. Sebebi de sadece onu deneyimleyenlerin bu güzelliği hissetmesidir ve başlı başına armağan (dopamin salgılatan) budur ama eğer birilerinin çıkarı söz konusu ise, reklama/holiganlığa daha çok rastlarız. Sanki bir fablın içinde yaşıyormuşuz gibi, değil mi? 🙂 Neyse, nerede kalmıştık 🙂

Biri size öfkelendiğinde, Çakal kulaklarınızla dinlerseniz “Bana saldırıyor, kendimi savunmalıyım” dersiniz. Oysa Zürafa kulaklarınızı taktığınızda, o bağıran insanın içinde çırpınan, “Lütfen beni gör, lütfen bana değer ver” diyen o kırılgan ihtiyacı duyarsınız. Dünyadaki tüm insanlar, aslında gün boyunca sadece iki şey söylerler: “Lütfen” ve “Teşekkür ederim.” Sadece bazen bunu çok tuhaf ve can yakıcı yollarla yaparlar. Elbette gün içinde karşılaştığımız onlarca insanla her an bu farkındalıkla iletişim kuramayabiliriz ama bu kası, farkındalığı kendi içimizde geliştirdikçe önce kendimiz rahatlamaya, daha çok huzuru ve güveni hissetmeye başlarız. Bu bizi daha kendinden emin, üretken ve esnek bir ruh hali için destekler 🙂 Sonra ne mi olur? Kalbinizden taşan ışıklar, etrafa saçılır ve aslında kendinizle başlayan zincirleme bir reaksiyon başlatmış olursunuz❤️ İnsan olmanın en güzel taraflarından biri, “Birlik” duygusunda buluşmak sanırım❤️

Bağ Kurmanın 4 Şefkatli Adımı

Peki kendi hayatımızda bu dili nasıl pratik edebiliriz? Kendi kutup yıldızımıza (ihtiyaçlarımıza) sadık kalırken, karşı tarafı incitmeden nasıl sınırlar çizebiliriz? İşte 4 adım:

  1. Gözlem (Yargısızca): Durumu sadece bir kameranın görebileceği gibi, yorum katmadan ifade edin. “Beni hiç dinlemiyorsun!” demek Çakal’dır. “Ben konuşurken telefonun ekranına baktığını görüyorum,” demek Zürafa’dır.
  2. Duygu (Bedene İnmek): Bu durum sizde ne hissettiriyor? (Tıpkı daha önce konuştuğumuz gibi, zihinden bedene inin). “Önemsenmediğimi hissediyorum” bir duygu değildir, karşı tarafa bir suçlamadır. Gerçek duygu şudur: “Hayal kırıklığı ve yalnızlık hissediyorum.”
  3. İhtiyaç (Kutup Yıldızınız): Sizi bu duyguyu hissetmeye iten, içeride karşılanmayan ihtiyacınız ne? “Çünkü ilişkimizde bağ kurmaya ve duyulmaya ihtiyacım var.”
  4. Rica (Talep Değil!): Tam olarak yapılabilir, somut bir eylem isteyin. “Beni biraz anla,” demek somut değildir. “Bu konuyu konuşurken 5 dakika boyunca telefonları bir kenara bırakmamız mümkün mü?” demek bir ricadır. Ve unutmayın, eğer karşınızdaki kişi “Hayır” dediğinde ona öfkeleniyor veya surat asıyorsanız, yaptığınız şey rica değil, bir taleptir (dayatmadır).

Önce Kendinize Zürafa Olun

Sevgili dostlar, başkalarına şefkatli olmadan önce, içimizdeki o acımasız Çakal’ı fark etmemiz gerekiyor. Bir hata yaptığınızda, yorgun düştüğünüzde kendinize “Ne kadar beceriksizsin” demek yerine; elinizi kalbinize koyup, “Şu an çok yorgunum ve biraz dinlenmeye, hata yapma payı bırakılmaya ihtiyacım var,” diyebiliyor musunuz? Ya da elinizi kalbinize koyup, “Sadece insan olarak yaratıldığım için ilahi planda bana verilmiş koşulsuz sevgiye kalbimi, ruhumu ve bedenimi açıyorum” diyebilirsiniz. Kendinize izin verebilirsiniz❤️

Hayat, ancak ihtiyaçlarımızı zorbalıkla, cezayla veya suçlulukla değil; doğal bir neşeyle ve kalpten bir istekle birbirimize sunduğumuzda gerçekten “yaşamaya değer” oluyor.

Bugün, o devasa zürafa kalbinizi önce kendinize, sonra çevrenize açmaya var mısınız? ❤️

Sevgiyle ve Zürafa şefkatiyle kalın…

Armağan Esra

Kaynak: http://www.youtube.com/watch?v=1-xjyKkkvzU

Gelecekteki ‘Sen’den Bugüne Pusula: SIFT Yöntemi ve Duygusal Esneklik

Selam Sevgili Dostlar,

Günlük hayatın o baş döndürücü hızı içinde, çoğu zaman otopilotta yaşıyoruz. Beklentileri karşılıyor, yapılması gerekenleri yapıyor ve günün sonunda yastığa başımızı koyduğumuzda içimizde garip bir boşluk, adını tam koyamadığımız bir yorgunluk hissediyoruz.

Bu yazımızda kısa da olsa hayatı gerçekten “yaşamak” üzerine konuşacağız. Hayat her zaman kusursuz akmıyor. Hayal kırıklıkları, iletişim kazaları, belirsizlikler hep bizimle. Peki, içimizdeki o fırtınaları dindirmenin, ilişkilerimizde ve kendi iç dünyamızda daha şefkatli, daha esnek bir alan açmanın yolu nedir?

Gelecekteki Size Bir Soru Sorun

Bazen şu anın karmaşasından çıkmanın en iyi yolu, geleceğin bilgeliğine sığınmaktır. Sizi küçük ama çok güçlü bir içsel yolculuğa davet ediyorum:)

Şimdi bir uygulama yapacağız 🙂 (Evet, çok hızlı başladık, değil mi?)

Gözlerinizi kapatın ve kendinizi 10 yıl ileride hayal edin. Yaşamış, deneyimlemiş, hayatın iniş çıkışlarını şefkatle kucaklamış o bilge “Siz”… Kendi değerleriyle tam bir uyum içinde yaşayan o otantik benliğiniz… Şimdi, o bilge kişiden bugünkü size bakmasını isteyin. Size ne öğüt verirdi? Bugün, şu an endişe ettiğiniz, uykularınızı kaçıran o küçük detaylar için ne söylerdi? Kutup Yıldızınız size hangi yönü işaret ederdi?

Çoğumuzun o bilge yanından duyacağı cevap şuna benzer: “Kendine bu kadar yüklenme. Sevdiklerine daha çok sarıl. Ve zihninin yarattığı o karanlık senaryolara inanmayı bırak.”

Olaylar mı Bizi Üzer, Anlattığımız Hikayeler mi?

Viktor Frankl’ın o muazzam yaklaşımını sık sık hatırlatırım: Etki ile tepki arasında bir boşluk vardır ve asıl büyüme o boşluktadır. Biri bize kırıcı bir şey söylediğinde veya işler ters gittiğinde, asıl acıyı o olayın kendisinden değil; zihnimizin o olaya yüklediği anlamdan, yani kendimize anlattığımız hikayeden çekeriz.

Mark Williamson bu noktada harika bir pratik sunuyor: SIFT Yöntemi. Bu yöntem, otopilottan çıkıp bedenin ve kalbin bilgeliğine inmek için bir köprüdür:

  • S (Situation – Durum): Olan biten nedir? Sadece gerçeği görün. Yargısız, yorumsuz. “Mesajıma dönmedi.”
  • I (Interpretation – Yorum): Ben bu duruma ne anlam yükledim? “Beni umursamıyor.” İşte bu, sizin filtrenizdir.
  • F (Feeling – His): Bu senaryo bedeninizde neye yol açtı? O an bedeninize inin. Göğsünüzdeki sıkışmayı, o tanıdık terkedilme ya da yetersizlik hissini fark edin. Onu yargılamayın, sadece orada olmasına izin verin. Duygular görülmek ister.
  • T (Takeaway – Sonraki Adım): O derin nefesi aldıktan sonra, artık reaktif değil, proaktifsiniz. “Bu duruma verebileceğim en şefkatli, en yapıcı tepki ne olurdu?”

Filenin Kendi Tarafında Kalmak

İlişkilerde çatışma yaşadığımızda, genellikle “filenin karşı tarafına” geçeriz. Karşımızdakinin niyetini okumaya çalışır, “Sen beni bilerek üzmek istedin” deriz. Oysa biz sadece kendi tarafımızı bilebiliriz; (ta taaa! :)) ne niyetle hareket ettiğimizi ve karşı tarafın davranışının bizde nasıl bir etki yarattığını.

Bir dahaki sefere bir anlaşmazlık yaşadığınızda, sadece filenin kendi tarafında kalmayı deneyin: “Böyle davrandığında ben kendimi çok yalnız hissettim.” Aynı zamanda bu şiddetsiz iletişimin de dili artık birçoğunuzun bildiği gibi. Karşı tarafı yargılamadan sadece kendi hissini ortaya koymak, aradaki savunma duvarlarını nasıl da anında indiriyor, inanamayacaksınız.

Sevgili dostlar, mutluluk her an gülümsemek veya acıdan kaçmak değildir. Mutluluk; zorluklar karşısında kendi içimize dönüp, “Şu an hem kendime hem de etrafıma verebileceğim en şefkatli yanıt ne?” diyebilme cesaretidir. Eylem, düşünceyi değiştirir. Bugün kendiniz için küçücük, şefkatli bir eylem adımı atmaya var mısınız?

Kalbinizin rehberliğinde, sevgiyle kalın… 🙂

Armağan Esra 🙂

Kaynak: https://www.youtube.com/watch?v=b4YCq_aUYRc&pp=ygUUYWN0aW9uIGZvciBoYXBwaW5lc3PSBwkJ2QoBhyohjO8%3D

Öneri Kitap : Şiddetsiz İletişim – Marshall B. Rosenberg
  https://www.kitapyurdu.com/kitap/siddetsiz-iletisim/253037.html?srsltid=AfmBOoo4taEXcwHJCgPkIYfIrZLFE1WHF4zJf_rPlfkeVJAEzoqWdRMs

Kendi Kendinizin Şefkatli Rehberi Olmaya Var Mısınız?

Selam sevgili dostlar,

Birçoğumuz dışarıdan bakıldığında hayatı tıkır tıkır işleyen, sorumluluklarını yerine getiren, güçlü yetişkinler gibi görünüyoruz. Arkadaşımızın bir derdi olduğunda saatlerce onu dinliyor, en şefkatli ses tonumuzla sırtını sıvazlıyor, ona ne kadar değerli olduğunu hatırlatıyoruz.

Peki, dürüst olalım… Konu kendi iç dünyamız, kendi tökezlemelerimiz olduğunda aynı şefkati kendimize gösterebiliyor muyuz? Yoksa o anlarda içimizde acımasız bir “yargıç” mı uyanıyor? 🙂

Bugün, psikoterapist Owen O’Kane’in rehberliğinde çok kıymetli bir soru soracağız kendimize: Yaşadığımız acıları, kaygıları ve tıkanıklıkları dönüştürmek için kendi kendimizin terapisti, daha doğrusu kendi içsel ve şefkatli rehberimiz olabilir miyiz?

Geçen yazımızda “aşırı düşünmenin” aslında yüzleşmekten kaçmak için zihnimizin kurduğu bir illüzyon olduğundan bahsetmiştik hatırlarsanız 🙂 Şimdi gelin, o zihinsel illüzyonların ötesine geçip, otantik benliğimizle nasıl güvenli bir bağ kuracağımıza bakalım.

Zihin Sustuğunda Beden Konuşur

Hayat bu, hepimiz zaman zaman zorlanıyoruz. Beklenmedik bir kayıp, iş yerinde bir kriz ya da sadece o gün üstümüze çöken o tanıdık ağırlık… Zihnimiz böyle anlarda derhal “alarm” durumuna geçer. Beynimizin mantıklı düşünen o bilge kısmı (prefrontal korteks) kepenkleri indirir ve biz o kaygıyı “düşünerek” çözmeye çalışırız.

Ama O’Kane’in de harika bir şekilde özetlediği gibi; alarm çalan bir zihni, yine o zihnin ürettiği düşüncelerle sakinleştiremezsiniz.

İşte tam burada bedenin bilgeliği devreye girer. Bir duygu size ağır geldiğinde, düşünmeyi bir anlığına bırakın ve bedeninize dönün. Sorun kendinize: Bu sıkıntıyı şu an bedenimin neresinde taşıyorum? Sıkılan çenenizde mi? Düğümlenen midenizde mi? Yoksa nefesinizi kesen göğsünüzde mi? Orayı bulun. Yargılamadan, “bu niye burada” demeden, sadece elinizi o bölgeye koyun ve oraya şefkatle nefes alın. Bedeninize “Buradayım, seni duyuyorum ve güvendeyiz” mesajını verdiğiniz an, o sağır edici alarmın yavaşça sustuğunu fark edeceksiniz 🙂

İçinizdeki “Yargıç” Aslında Kimi Koruyor?

Çoğumuzun içinde bitmek bilmeyen bir ses var: “Yine yapamadın”, “Yeterince iyi değilsin”, “Başkaları senden çok daha önde…” Biz bu sesi genellikle düşmanımız sanır, onunla kavga ederiz. Oysa o içsel eleştirmen, geçmişte aldığımız yaralardan, reddedilmelerden yola çıkarak bizi “yeni bir acıdan” korumaya çalışan, ama üslubu biraz kaba olan, aşırı endişeli bir koruyucudur. Bizi hayatta tutmaya çalışır.

O sesle savaşmak yerine onu anlamaya ne dersiniz? O eleştirel ses yükseldiğinde duraklayın ve ona şöyle fısıldayın: “Beni korumaya çalıştığını, benim için endişelendiğini biliyorum. Niyetini görüyorum ve teşekkür ederim. Ama ben artık yetişkinim ve şu an güvendeyim. Direksiyona geçmene gerek yok.Ben direksiyondayım.” 🙂

Bu küçücük diyalog, içinizdeki o savaş halini nasıl da derin bir teslimiyete dönüştürüyor, değil mi?

Kendi Hikayenizin Cesur ve Şefkatli Dinleyicisi Olun

İyileşme, geçmişi silmek ya da yok saymakla olmaz. İyileşme, kendi hikayemizin karşısına geçip, olan biteni şefkatle ve dürüstçe okuyabilmekle başlar.

Bugün verdiğiniz tepkiler, kaçtığınız çatışmalar ya da bırakamadığınız kontrol ihtiyacı… Bunların hiçbiri sizin “hatalı” olduğunuzu göstermez. Bunlar sizin hayatta kalma stratejilerinizdir. Olayların arasındaki noktaları birleştirdiğinizde şunu fark edersiniz: Hayatınızdaki o kırılma anları, zayıflığınız değil; bugünkü dayanıklılığınızın, gücünüzün ve derinliğinizin inşa edildiği yerlerdir. Kendi hikayenizi utanmadan, sıkılmadan, tüm gerçekliğiyle kucaklamak en büyük özgürlüktür. Çünkü tüm bu yaşananlar bir şekilde sadece sizin geçtiğiniz yola aittir, sizin hikayenizdir… 🙂

Günlük “Bu Bana İyi Geliyor mu?” Molaları

Güne başlarken, evden çıkmadan önce ne yaparız? Arabamızın anahtarını alır, yakıtı var mı diye bakar, aynalarımızı kontrol ederiz. Peki ya kendi iç dünyamız?

Her gün, sadece kendinize ait küçük anlar yaratın. Zihniniz o gün nasıl bir frekansta? Bedeniniz neye ihtiyaç duyuyor? Yeterince su içebildim mi mesela? Ve gün içinde karşınıza çıkan seçeneklerde, ilişkilerde, hatta düşüncelerde şu sihirli soruyu kendinize pusula yapın:

“Bu bana iyi geliyor mu? Bu seçim, benim bütünsel varoluşuma ve değerlerime hizmet ediyor mu?”

Sevgili dostlar, dünyadaki en uzun ve en kıymetli ilişkimiz, kendimizle olan ilişkimizdir. Bugünden tezi yok, içinizdeki o yorgun dosta, dışarıdaki sevdiğiniz birine davrandığınız kadar şefkatli davranmaya var mısınız?

Otantik benliğinizle, sevgiyle ve farkındalıkla kalın… 🙂

Kaynak : http://www.youtube.com/watch?v=uRzBF_2IByI

Aşırı Düşünmek, Yüzleşmekten Kaçmanın Başka Bir Yolu Mu?


Selam sevgili dostlar,

Hepimizin hayatının bir döneminde, belki de tam şu an bu satırları okurken, zihninin içinde bitmek bilmeyen bir maraton koşan o sesle tanışıklığı vardır. Hani o yastığa başımızı koyduğumuzda susmak bilmeyen, geçmişteki bir konuşmayı bininci kez kurgulayan, gelecekteki bir olasılığı en ince, en karanlık detayına kadar hesaplayan o ses 🙂

Biz ona genelde “Aşırı Düşünmek” (Overthinking) diyoruz. Ve dürüst olalım, çoğumuz bu durumu bir tür “üstün problem çözme yeteneği” ya da “sorumluluk bilinci” olarak pazarlıyoruz kendimize. “Her şeyi hesaplıyorum ki, hazırlıklı olayım,” diyoruz.

Peki, ya size tüm bu zihinsel geviş getirmenin, aslında çok daha derin, çok daha insani bir korkunun—yüzleşmekten kaçmanın—kurnazca bir maskesi olduğunu söylesem? (Daha önce böyle düşünmediyseniz, yorum olarak paylaşırsanız çok sevinirim.)

Bugün, Klinik Psikolog Dr. Jessamy Hibberd’ın “Aşırı Düşünme Tedavisi” üzerine yaptığı değerli çalışmaların ışığında, zihnimizin bu karmaşık oyununu deşifre edelim ve kendimize şu cesur soruyu soralım: Gerçekten problem mi çözüyoruz, yoksa sadece hissetmekten mi kaçıyoruz?

Problem Çözme İllüzyonu

Dr. Hibberd’ın da belirttiği gibi, aşırı düşünmeye başladığımızda zihnimiz somut, çözülebilir bir durumdan hızla uzaklaşır. “Neden böyle hissettim?”, “Neden hep ben?”, “Ya her şey mahvolursa?” gibi cevabı olmayan, soyut ve döngüsel soruların içine düşeriz.

İşte tam bu noktada, o meşhur “felaket sarmalı” (doom spiral) başlar.

Zihnimiz o kadar meşguldür, o kadar çok senaryo üretir ki, dışarıdan bakıldığında hummalı bir çalışma yürüttüğümüzü sanırsınız. Oysa bu, bir koşu bandında son hızla koşmaya benzer: Çok enerji harcarsınız, çok yorulursunuz ama bir arpa boyu yol gidemezsiniz. Çünkü bu bir problem çözme seansı değil, bir zihinsel oyalama taktiğidir.

İki Ok ve Zihinsel Kalkanımız

Dr. Hibberd, bu durumu harika bir metaforla anlatır: “İki Ok Metaforu”.

Hayat bize bazen zorluklar, acılar, hayal kırıklıkları fırlatır. Bu, isabet eden ilk oktur. Bu acı kaçınılmazdır, insan olmanın bir parçasıdır. Ancak, bu olayın ardından verdiğimiz zihinsel tepkiler, bitmek bilmeyen senaryolarımız, kendimizi suçlamalarımız ise kendi kendimize attığımız ikinci oktur. Asıl kalıcı ıstırabı yaratan, bizi yatağa hapseden, o ikinci oktur.

Aşırı düşünmek, aslında bizim bu ilk okun acısıyla yüzleşmemek için kurduğumuz zihinsel bir kalkandır. Bir hata yaptığımızda, o hatanın getirdiği utancı ya da üzüntüyü doğrudan hissetmek yerine, saatlerce o hatanın nedenlerini, sonuçlarını ve “keşke”lerini düşünmeyi seçeriz. Çünkü düşünmek—ne kadar yorucu olsa da—o yoğun, o keskin duyguyu hissetmekten daha kontrollü, daha tanıdık gelir bize.

Elbette bunun insani birçok sebebi var. “Modern” yaşamın bize sunduklarının yanında, alıp götürdüğü çok kıymetli doğal özelliklerimizden; bedenimizle kurduğumuz sağlıklı iletişimimiz, ruhumuzun & gönlümüzün sesini duyarak “bütünsel varoluşumuzla” adım atmamız gibi… Zaman hem çok hızlı akıyor, hem de en kıymetsiz dönemini yaşıyor; hem bir yerlere yetişmeye çalışıyor, hem de ekranlardan kendimizi alamıyoruz, ne ironi 🙂 Iskaladıklarımızı yeniden yaşamımıza neşeyle ve hareketle dahil etmenin yolu değerlerimizi tanımaktan geçiyor. Bu nedenle danışmanlık araçlarından “Değer Keşif Aracı”nı ayrıca çok kıymetli buluyorum. Hızlı kararlar arasında kaybolmuş günümüz insanına, en kestirme ve net kararları vermesi için bir nevi Kutup Yıldızı gibi 🙂

Kontrol İhtiyacı ve Belirsizlik Korkusu

Aşırı düşünmenin temelinde yatan en güçlü dinamiklerden biri, şüphesiz ki her şeyi kontrol altında tutma arzusudur. Belirsizlik, modern insan için en büyük tehditlerden biri haline geldi. Zihnimiz, belirsizliğin yarattığı boşluğu, en kötü senaryolarla doldurarak bir tür sahte güvenlik hissi yaratmaya çalışır.

“Her şeyi düşünürsem, hiçbir şey beni şaşırtamaz,” diye inanırız. Oysa hayatın özü belirsizliktir:) İşlerin bazen ters gidebileceğini ve bunun da son derece normal olduğunu kabul etmek, psikolojik esneklik kazanmanın ilk adımıdır. Bazı kapılar anahtarla değil, teslimiyet ve kabul ile açılır ve özgürlük, huzur ve otantik benliğimiz ile getirdiğimiz armağanları yaşama sevinci ile paylaşabiliriz böylece 🙂

Çözüm: Zihinden Kalbe İnmek

Peki, bu döngüden çıkmak mümkün mü? Evet, ama bu “sadece düşünmeyi bırak” demek kadar kolay değil. Bu, zihnin o karanlık odasından çıkıp, kalbin o kırılgan ama gerçek alanına inme cesareti gerektirir. Burada kendimizi gerçekten bir filmin gündelik hayatına devam ederken yaşam amacını gerçekleştiren kahramanı gibi görmek metafor ve empati açısından çok yararlı olabilir. Ya bu döngü büyüyerek ve muhtemelen daha çok kayıpla (zaman, enerji, huzur, insan vb.) kadar devam edecek, ya da işte şimdi beliren korkularımızı da kabul edip, ilk minik ama cesur adımı atacağız 🙂

  1. Fark Et ve Adını Koy: İlk adım, o sarmala girdiğinizi fark etmektir. Kendinize, “Şu an problem çözmüyorum, aşırı düşünüyorum ve bu beni yoruyor,” diyebilmek büyük bir özgürlüktür.
  2. Öz Şefkat: Dr. Hibberd’ın en çok vurguladığı noktalardan biri. Zihniniz o döngüye girdiğinde kendinize kızmayın. “Ben yine başladım,” demek yerine, “Şu an çok kaygılıyım ve zihnim beni korumaya çalışıyor,” diyerek kendinize şefkat gösterin. Bu, o “ikinci oku” engellemenin yoludur.
  3. Hissine Alan Aç: Düşünmeyi bırakıp, o an bedeninize gelen duyguya odaklanın. Göğsünüzdeki sıkışma mı, karnınızdaki ağrı mı? O utanç, o korku ya da o üzüntü… Onunla bir anlığına kalın. İnanın, o duygu sizi öldürmeyecek. (Eğer siz onlara tutunmaya bırakırsanız, onlar zaten geçip giden bulutlar gibi sönümlenecek) Ama o duyguyu hissetmekten kaçmak için kurduğunuz zihinsel hapishane, sizi yavaş yavaş tüketecek.
  4. An’a Dön: Dikkatini somut bir şeye yönlendir. Nefesine, ayaklarının yere basma hissine ya da şu an önündeki kahve fincanının sıcaklığına…

Sevgili dostlar, aşırı düşünmek bir kader değil, bir alışkanlıktır. Ve her alışkanlık gibi, farkındalık, şefkat ve cesaretle değiştirilebilir.

Zihninizdeki o bitmek bilmeyen senaryoları bir kenara bırakıp, hayatın o belirsiz ama canlı, o kırılgan ama gerçek akışına güvenmeye var mısınız?

Sevgiyle ve farkındalıkla kalın.

Armağan Esra

Kaynak: Dr.Hibberd’ın videosu https://youtu.be/npx1bn3V4f0?si=uxXi_2ldsuzEPhAC