
Bir soru ile başlamak istiyorum bu defa. “Elinizde evet ve hayır seçenekleriniz olsaydı; cenneti yeryüzünde yaşamak ister misiniz diye sorsaydım ne derdiniz?” Bu soruya bilinçli olarak “hayır” yanıtını verecek bir kimseyi henüz tanımadım. Aslında herkes aynı hayali kuruyor ama bazılarının içindeki boşluk öyle büyük ki, onlar “bilinçli/sağduyulu” bir yaklaşımda bulunmak yerine bir rekabet oyunu yaratıp, kendilerini de lider görmeyi istiyorlar. Oysa bir insan ne kadar çok dış varlığa, metaya sahip olursa olsun ya da sahipmiş gibi görünsün aslen içindeki boşluktan kaçamıyor.
Üniversite yıllarında yazın staj yaptığım şirkette, yurt dışından gelen misafirimiz ile çoğunlukla ben ilgileniyordum. Ona bir gün, sürekli seyahat halindeyken hiç sıkılıp, sıkılmadığını sorduğumda bana neşeyle; “Gittiğim her yere kendimi de götürüyorum, neden sıkılayım ki?” demişti.
Demek ki içimizde olan biten her ne ise, ondan kaçamıyoruz. Önünde ya da sonunda mutlaka o yüzleşmeyi yaşamadan da o konuyu çözemiyoruz. Peki o zaman neden bu yüzleşmeyi son nefese bırakıp; bu güzel yaşamı kendimize cehennem haline getirmeyi seçiyoruz? Korkularımız, cesaretimizden büyük olduğu için mi? Bence hayır, sevgimiz ve dolayısıyla onun getirdiği güven; bizim kontrol edemeyeceğimiz olaylardan daha büyük olmadığı için… Oysa sevgi sonsuz, kontrol edemeyeceğimiz durumların sorumluluğu ise değer olarak sıfır çünkü yok. Çünkü bizim eylemlerimizin direkt bir sonucu değil.
Bundan yıllar önce Epiktetos, insanlara değiştiremeyeceği şeyler için üzülmemeyi salık vermiş. Değiştiremeyeceğimiz şeylere, boşuna enerjimizi harcayacağımıza; enerjimizi, değiştirebileceğimiz olgulara yönlendirebiliriz. Yani hava durumunu değiştiremeyiz ama dışarıda yağmur yağıyorsa da; elimize sıcak çayımızı, kahvemizi alıp, onu izleyebilir ve bize sunması için bilgeliğini, öğretisini talep edebiliriz. Aynen hayatımızda yaşadığımız en büyük olaylardan, en küçük olaylara kadar yapabileceğimizi gibi…
Kıssadan hisse:
1- Bilinçli yapılan seçimler ile hayatımızın gidişatını değiştirebilir, kendi içimizdeki cenneti keşfe başlayabiliriz.
2-“Bize ait” içimizde her ne varsa, karanlığıyla, ışığıyla en uygun ve yakın zamanda yüzleşmek bizim yararımıza olur. Ne kadar erken uyanmayı seçersek, yolun tadını o kadar çok çıkarabilir, heybemizi o kadar çok güzellikle, iyilikle doldurabiliriz.
3- Sevgi, her zaman korkudan büyüktür. Çünkü korku, sevginin olmaması demektir. Işığın olmamasına, karanlık dediğimiz gibi. (Einstein’ın meşhur hikayesi geldi şimdi aklıma:))
4- “Where the mind goes, energy flows!” yani zihin neredeyse, enerji oraya akar. Eğer biz iyi olana odaklanıp, değiştiremeyeceklerimizle zaman/enerji/emek harcamayı bırakırsak; dönüşüme önce, içimizde bilinçsiz oluşan düşünceleri/inançları/kalıpları/davranışları, bilinçli düşünce/inanç/kalıp/davranışlara dönüştürerek başlarsak; dünyamız da cennetleşmeye başlar. Kendimizdeki iyiliği gün be gün hem biz hem de çevremizdekiler fark ettikçe, aslında dünyada ne kadar büyük bir ailenin ferdi olduğumuzu da hatırlarız belki.
Ne de olsa her şey; insan insana…
