Kendini Bilme Yolunda Özel Yetenekli Bir Yetişkinin Keşiflerle Dolu Hikayesi

Hayatımdaki kırılımım ve dönüşüm yolculuğuma başladığım süreç oğlum Emir’in doğumuyla başladı. Sonrası uzun hikaye aslında ama ben bugün sizinle çok kısa bir yüzleşme ve farkındalık sürecini paylaşacağım. Hem halihazırda psikoloji eğitimime devam ediyor olmam, hem çocukları çok sevmem, hem Emir için daha neler yapabilirim diye sormam ile beraber tevafuk bu ya Üstün Zekalı / Özel Yetenekli Çocuklar Eğitmenliği Eğitim programı çıktı karşıma. Ben bir anne olarak sadece kendi oğlumun değil, dünyaya AŞK ile gelen tüm çocukların hayatına dokunmak, onlara bir armağan bırakmak istiyorum. Bu en büyük hayallerimden biri. Bunu içimdeki çocuk benden talep ediyor desem yeri. Hala tüm saflığıyla, tüm umudu, neşesi ve merakıyla keşfeden bir çocuk var içimde!

Eğitim sıkıştırılmış bir programla 3 günü kapsasa da ben her bir dersi notlar alarak, fikir yürütüp, hayal kurarak daha uzun bir süreçte deneyimledim. Bu süreçte de üstün zekalı/ özel yetenekli çocukların özelliklerine, onların, yaşantı ve duygularına daldığım kendi içimde de yoğun bir süreç yaşadım. Bana bu rehberliği içimdeki çocuk yaptı diyebilirim. Özel yetenekli denilince akla hemen okumayı erken yaşta söken, 14 yaşında Harvard’da ders veren çocuklar geliyor. Oysa önemli bir kısmı gizlenmeyi, fark edilmemeyi tercih edebiliyorlar. Kız çocukları sosyal olarak akranlarıyla oynayabilmek ve ayrışmamak için bu yeteneklerini gizleyerek, hayatlarına “olağan” akışında devam etmeyi seçebiliyorken; erkek çocukların işi de pek kolay olmuyor. Onlar zaman zaman Dikkat Eksikliği/Hiperaktivite Bozukluğu ve benzeri tanı ya da etiketleri alarak ayrışmak durumunda kalıyorlar. Yaramaz çocuk deniliyor onlara, oysa o sadece keşfediyor. Hayata dair yaşama sevinci, çabası ve yeni bir şeyler üretebilmenin heyecanı var sadece.

Dersleri dinledikçe içsel çocuğumla kendi çocukluğuma da ziyaretler gerekleştirdim. Kendimi yalnız ve anlaşılmayan hissettiğim zamanlar çok yoğundu. Çok meraklı ve keşfetmeyi tutkuyla seven bir çocuktum. Kocaman bir amacım vardı: ANLAMAK. İnsanları, doğayı, olanları, mekanizmaları… Bu süreçte çok şanslıydım ki çok sık olmasa da merakımla istemeden bir şeyleri bozduğumda bana anlayışla yaklaşan annem, babam, ama en çok da anneanemle, dedem vardı yanımda. Öyle “canlı”ydım ki, dans etmeye bayılıyordum. Bir gün öğlen uyku saatimde dans ederken ayakta bile uyumuştum 🙂 Bazı akrabalarımıza gittiğimizde bana kızarlardı, yargılarlardı. Oysa 2-3 yaşındaydım ve olanları hala hatırlıyorum. Eski Casio saat ile oturabiliyor muyum diye 1 dakika süre bile tutulmuştu, oturamamıştım. Ama tam o sırada bir ateş böceği gelmişti oturduğum divana ve ben onu incelerken dalıp gitmiştim. Bir sürü soru sormuştum kendi kendime! 🙂 Kendimden büyük çocuklarla oynarken, liderlik yaptığımı söyler annem hep. Severdim ama keşfetmek kadar haz vermezdi bana çocuk oyunları.

Kardeşimin doğumuyla ve şehir değişikliği nedeniyle tam olarak kendi kendime kalmıştım. Bir an önce okula başlamak istiyordum, üstelik benden büyük arkadaşlarımın tüm korkutmalarına rağmen! Evde okulculuk oynardım kendi kendime 🙂 Okula başlayınca sanmayın ilk okumayı öğrenenlerdendim. Duygusal olarak zor bir süreçti benim için o yalnızlık ve anlaşılamamışlık duygusu ile baş etmek. Ortanın sonlarına doğru öğrendiğimi hatırlıyorum. Ama sonra babam Şubat tatilinde o zaman bana göre kocaman bir çanta dolusu (yaklaşık 40 kitap- Bilge Yayınevi) kitap ile gelince; okula dönmeden bitirmiştim hepsini. O günden sonra kitaplarla yeni bir dünya kurdum kendime. Zaten babam kitapçıydı ve ev ansiklopedi, kitap doluydu. İyi ki annem, annem; iyi ki de babam, babammış… Sevgi ve şükranlarımı tarif edemiyorum… Okulda başarılıydım, matematiği çok seviyordum ve üst sınıfların derslerini soruyordum öğretmenime. O da zamanı var diyordu. Evde canım sıkılınca dergilerin verdiği zeka sorularını, testlerini çözerdim. O zaman yüksek bir seviye çıktığında testi ciddiye almamıştım. Yıllar sonra otuzlu yaşlara geldiğimde yeniden yaptım ve birkaç puan oynama ile aynı sonuç çıktı. Ben hala anlamadım 🙂 Ta ki Üstün Zekalı / Özel Yetenekli Çocuklar Eğitmenliği Eğitimi’ne katılıp, “Aa bu benim çocukluğum…” diyene kadar.

Anadolu Lisesi sınavlarında bir ya da iki soruyla arkadaşlarımla gitmek istediğim liseye gidemedim. O zaman üzülmüştüm ama sandığınız kadar üzülmüyor olgun çocuklar 🙂 O okul ondan sonra benim ikinci evim oldu. Çok şefkatli ve bilgili öğretmenlerim oldu. O okulda büyüdüm, aşık oldum ve şimdi o aşık olduğum adamla evliyim. Başarı ve başarısızlık tanımım, o gün anlamını buldu. Başarısızlık, kendinden vazgeçmek, umudunu kaybetmek demek. Oysa başarı, aşkla yürüdüğün yolda kendini adamak, emek vermek, üretmek demek…

Üniversiteden sonra iş hayatında gerçek zorluklar beni bekliyordu. Oysa her biri üstündeki tozun silinmesini bekleyen birer elmastı. Belki yoğun empati hissediyorsunuz, belki içinizdeki adalet gibi etik değerlere karşı koyamıyorsunuz; belki de mükemmel olmadığınız için çocukluğunuzdan beri kendinizi suçluyorsunuz ve sizin için doğal geliyor başkalarının tanımına göre başarılı olmak. Ama siz neden 95 aldım diyenlerdiniz 🙂 Çünkü bu sizin doğalınız olarak öğretildi. Ancak başarılı olduğunuzda görülebildiniz ve “başarılı olursam,…” diye başlayan önermeler siz de yıllar içinde inançlara dönüştü. bu süreçte kendi değerinizi görmezden geldiniz, sevdiklerinizin ya da üstlerinizin sizi incitmesine ya da sizi kullanmasına izin verdiniz. Belki de şimdi uyanma vakti gelmiştir. Ne kadar değerli, ne kadar özel ve biricik olduğunuzu hatırlamaya başlayabilirsiniz. İngilizce’de Üstün Zekalı / Özel Yetenekli Çocuklar için “Gifted” yani “Armağan Bağışlanan” terimi kullanılır. Oysa her birimiz zaten halihazırda bir armağan olarak geldik dünyaya. Yaratan’ın bizi var etme amacı olanı, dünyaya armağan etmeye geldik. Hoş geldik, AŞK ile geldik! Şimdi kendi gerçekliğimize, kendi armağanımıza uyanma vakti 🙂

Her şey her zaman tam zamanında, tam da olması gerektiği gibi ve her şeyden önemlisi, hayatınızdaki her detay sadece size özel, sizin için düşünüldü… Büyük resmi, kozmosu görün ve evrene sadece nefes alıp vererek dahi kattığınız değeriniz için yaşamınızı onurlandırın, kendinizi kutlayın. 🙂 Hepimiz çok seviliyoruz! Çok şükür…

Mindfulness/Farkındalık Egzersizi : Kendine İyi Davran

1. Hayatınızda zor olan ve sizi strese sokan bir durum düşünün.

Bu, zor bir ilişki, işte veya okulda yaşadığınız bir zorluk, sevdiğiniz birinin acısıyla ilgili endişeniz veya aklınıza gelen herhangi bir şey olabilir. Genellikle düşüncelerinizin üzerine geldiği ilk şeyle gitmek en iyisidir. Yine de benim naçizane tavsiyem en basit olandan başlamak yönünde. Deneyimlerim, basit olandan başlamanın büyüyen bir kartopu etkisine sahip olduğunu gösteriyor 🙂

2. Durumu göz önünde bulundurarak, vücudunuzdaki stresi hissedip hissetmediğinizi anlayın.

Bu herkes için farklı olabilir. Vücutta stres ve duygusal rahatsızlığın hissedildiği ortak alanlardan birkaçını kontrol edin. Amerikan Stres Enstitüsü’ne göre buna baş ağrısı, boyun ağrısı, sırt ağrısı, kas spazmı ve çene gerginliği dahildir. Bazen de ağrı yerine karıncalanma, yoğunluk veya benzeri bie şekilde de hissetmeniz mümkün.

3. Kendinize, bu anıyı tanımlayın.
Yargılamadan nasıl hissettiğinizi anlamak için “şimdi”nin gücünü kullanın. Deneyiminizi iyi veya kötü olarak etiketlemenize gerek yoktur. Bunun yerine, acıyı veya stresi kabul etmenize izin verin. “Şu an acı duyuyorum”, “Şimdi üzgün hissediyorum” ya da “Şu an, bunu hak etmediğim için öfkeli bir andayım” diye ifade etmeniz, deneyimize/duygunuza/düşüncenize “Seni görüyorum, kabul ediyorum.” demenin bir başka yoludur ve duygularınızdan özgürleşmeniz için kullanlan bir serbest bırakma metodudur.

4. Kendinize, yaşadığınız duygunun/deneyimin doğal olduğunu hatırlatın.
Unutmayın, şu anda ne kadar tatsız olsa da, zor durumları aşmanın sizi insanlığın geri kalanına bağlayan ortak bir deneyimdir. “Başkaları böyle hissediyor”, “yalnız değilim” veya “Hepimiz hayatımızda mücadele ediyoruz” demeyi de seçebilirsiniz.

5. Ellerinizi kalbinizin üzerine koyun ve “Kendime karşı şefkatli olabilir miyim?” Deyin.
Göğsünüzdeki ellerinizin sıcaklığının farkında olun ve kendinize nezaket duygusuyla uyumlanın, yaklaşın. Başlamak için aşağıdaki ifadelerden birini de söylemeyi deneyebilirsiniz. Ardından, şu anda duymanız gereken ifadeyi değiştirmekten çekinmeyin. Sorunuza kalbinizin verdiği yanıtı sessizce dinleyin. Bu size özel bir yanıt. Bu farkındalık için kendinize teşekkür de edebilirsiniz.

“İhtiyacım olan şefkati kendime verebilir miyim?”

“Kendimi olduğum gibi kabul etmeyi öğrenebilir miyim?”

“Kendimi affedebilir miyim”

Güçlü olabilir miyim?

Kendimi hak ettiğim gibi sevebilir miyim?

Kendime hak ettiğim değeri verebilir miyim?

Başkalarına hayır demeyi öğrenebilir miyim?

Bu beş adımı, her dilediğiniz ya da ihtiyacınız olduğunda tekrarlayabilirsiniz. Bu tekrarların ardından, kendinize, geleceğe ve dünyaya olan tutumunuzdaki pozitif değişimi kısa zamanda fark edebilirsiniz. Bu uygulama, size nasıl hissederseniz hissedin şefkate layık olduğunuzu hatırlatacaktır.

Şifa olması dileğiyle

Sevgiyle 🙂

Kaynak: https://www.mindful.org/how-to-be-kinder-to-yourself/

Amae Nedir?

Çoğumuz zaman zaman sevdiğimiz birinin kucağına sığınıp se­vilip avutulmak isteriz. Bu yaklaşımla fiziksel olmasa da, duygusal ya da zihinsel olarak kabullenilmek ve anlaşıldığımızı hissetmek ilaç gibi gelir. Bu anlık hissedilen, tamamen güvende olma hali, önemli ve insanı canlandıran bir etkiye sahip. Biz bunu Türkçe’de tam olmasa da en yakın tabir ile şefkat olarak tanımlayabilirken; Japonya’da amae olarak biliniyor (“ahmaeh” diye okunuyor).

Japon psikanalist Takeo Doi, için amae’yi hissetmek önemli; çünkü çocukluk evresinde gördüğümüz koşulsuz bakıma bir dönüşü temsil ediyor. Düzenli ilişkileri sağlamlaştıran bir tut­kal, derin ve samimiyetle duyulan güvenin ve koşulsuz kabullenilişin bir sembolü. Bu anlamlı duygunun sadece Japon kültüründe olması araştırmaları da beraberinde getirmiş. Hatta zaman zaman kollektivist Japon kültürünün milli karakterini tek kelime ile tanımladığının vurgulandığı kültürel çalışmalara dahi konu olmuş.

Peki neden diğer ülkelerde bu doğal duyguyu dile getirmek cesaret istiyor? Neden dilimize bu kadar yabancı? Birçok sebebi olabilir elbette. Akla ilk gelen; kendimizi, kendine yeten yetişkinler gibi göstermeye çalışırken aslında her zaman öyle olmadığımızı kabul etmenin rahatsızlığı, eksikliği veya yetersizliği olabilir. Oysa aslında tam da bunu kabul ettiğimizde “TAM” olmuyor muyuz?

Biz en azından bildiğimiz dilde özşefkat ile kendimizi sarmalamaya, cesaretlendirip, amaçlarımızı ve varoluşumuzu onurlandırmaya devam edelim…

Sevgiyle 🙂

Spiritüel Evrimimiz

Doğumla beraber “beşer” olarak başlayan ve şaşarak hakikati arayan manevi varlığımız, bir kelebeğe dönüşme çabası içinde insana evrilme yöneliminde ilerleme meylindedir. Birey olarak ise, çoğu zaman bu mükemmellik arayışı kendi öz varlığını reddetmekten gelen bir illüzyonuna dönüşür. Bireyin öz varoluşuyla, dünyadaki varoluşu arasındaki perde öyle kalın gelir ki; birey olarak bazen perdeyi bile göremeyebilir. Bu nedenle kendini suçlamaya, eksik, yetersiz görmeye başlar. Öyle ki sonunda kendini korumak için yeni yeni ilüzyonlar yaratır. Her bir illüzyon, hakikatten bir adım uzaklaştırırken; her bir yüzleşme ve kabul de hakikate, özgürlüğe ve koşulsuz sevgiye iki adım yaklaştırır.

Bin yıllardır tüm canlılar evrimleşiyor, bulunduğu ortama adapte oluyor ve yeniden kendi türünü üretiyor. İnsanlar olarak biyolojik evrimimizi son yüzyıllarda daha da hızlandırmışken; manevi evrimin bunun gerisinde kalması olanaklı görünmüyor. Hassasiyetlerimiz artarken; her birinin bizi daha sağlıklı, daha “insan” yaşamaya yönlendiren birer tabela olduğunu fark edemeyebiliyoruz. Oysa alerjiden, toplumsal tepki gösterdiğimiz 3.sayfa haberlerine kadar her şey bir işaret, bir tabela. Tabelada seçim şansımız hatırlatılıyor: “Eğer istersen şimdi bunu değiştirebilirsin! “

Bunun için bazen dip noktasına kadar düşmeyi beklemeyi seçeriz. Dirençlerimiz olabilir. Bu noktada tabelayı “fark” ettiysek, değişimin kaçınılmaz olduğunu, ondan kaçamayacağımızı da fark ederiz. Böylece kendimize daha fazla haksızlık etmeye gerek kalmadan, özümüze yani beşerden “insan”a doğru evrimimiz başlar. Zaten tüm tevhid dinlerinde “insanlık” anlatılmıyor mu? Güzel ahlak, erdemli yaşam, insan-ı kamil… İsimler başka olsa da özünde her biri beşerden insana evrilmek için pişmeyi emreder. Pişmemek rahatlık gibi görünse de; pişmemek daha fazla zorlar insanı çünkü dalda pişen meyve ile yere düştükten sonra pişen meyve arasında fark vardır. Biri lezzetlenir, olgunlaşır; diğeri çürür… Ama özünde ikisi de pişer.

Şimdi bu bir tabela ise; sizin seçiminiz ne? 🙂

Psikolojik Açıdan “Damgalama”ya Karşı “Birlik” Bilinci

450

Damgalama ya da günlük dilde etiketleme olarak kullandığımız kavramı beraber düşünmeye davet ediyorum sizi. Eğer davetimi kabul ederseniz, kalbiniz boş dönmeyeceksiniz💖

Her gün onlarca farklı Damgalama örneklerine maruz kalıyor ya da kullanıyoruz. Herkese en az bir etiket yapıştırmak kolay gelebiliyor özellikle de gerçek duygularıyla yüzleşmekten kaçıp, dürtülerini bastıran bireylerde. Çünkü kendilerini ve davranışlarını, statülerini ancak bu şekilde güvende tutabilecek bir algı yaratarak, “rasyonelleştirebileceklerini” ya da “aklileştirebileceklerini” bilinçli ya da çöpü zaman da bilinçsiz olarak farzediyorlar. Bunu farkında olmadan hepimiz yapabiliriz. Burada önemli olan “bilinçli” zihnimizi yani farkındalığımızı kullanmak.

Psikoloji etiketleme davranışının 4 özelliğini şöyle açıklar (bakalım tanıdık gelecek mi?):

🌟1. Bir grup insanı , diğerlerinden ayıran bir etiket verilir. (Ör:deli)
🌟2.Etiket, toplum tarafından istenmedik ya da sapkın özelliklerle ilgilidir. (Ör:deli insanlar tehlikelidir.)
🌟3.Etikete sahip insanlar, sahip olmayanlardan temelde farklı olarak görülür., “biz”e karşı “onlar” zihniyetine katkıda bulunur. (Ör: Biz, o deli insanlar gibi değiliz. )
🌟4. Etikete sahip insanlar, haksız şekilde ayrımcılığa maruz kalır. (Ör: Deli, insanlar için bir klinik bizim yakınımıza inşa edilemez.)

Şimdi aslında çok basit iki seçeneğimiz var. Ya kendimizle ilgili yüzleşmemiz ve sorumluluk alarak çözmemiz gereken konuları görmezden gelmek için başkalarını etiketlemeye, ötekileştirmeye devam edeceğiz ve bu şekilde aslında kendimizi ötekileştireceğiz; ya da aslında her birimizin bir başka renk, bir başka melodi olduğumuzu fark edip, “insan” olabilmenin değerlerini “birlikte” “paylaşacağız.”

Şimdi birlik olmak isteyen, özündeki çocukla iyileşmek isteyenler kaleye mum diksin💖🌈 Hayat, “gerçek” anlamda ancak “oyunsuz” ve “dürüstçe” yaşanabiliyor. Kabul, sevgi, şefkat, neşe ve kolaylıkla da; üstelik “-miş” gibi yapmadan, kendimiz olarak da yaşamamız mümkün. Biraz cesaret, bu özgürlük için denemeye değer🕊

Sadece insan olmak hepimiz için yeterince değerli…

Kimler geliyor hayatı cesurca, sevgiyle yaşamaya?🌈💞🌸🥰

Kaynak: Anormal Psikolojisi, Wiley (Damgalamanın özellikleri)