Bugünlerde hepimizin üzerinde görünmez ama çok ağır bir baskı var. Sosyal medyayı her açtığımızda sabahın 5’inde uyanan, kusursuz beslenen, mükemmel spor rutinleri olan ve hayatın anlamını tamamen çözmüş gibi görünen insanlarla karşılaşıyoruz. Oysa biz, sabah alarmı üçüncü kez ertelerken kendi içimizde o acımasız yargıçla baş başa kalıyoruz: “Yine yapamadım. Yine yeterince iyi değilim.”
Bu baskı o kadar ağır bir hale geliyor ki, mükemmel bir rutin tutturamayacağımızı hissettiğimiz an, tamamen pes ediyoruz. “Ya hep ya hiç” diyerek, kendimize yapabileceğimiz o küçücük iyilikleri bile esirgiyoruz.
Geçtiğimiz günlerde, Action for Happiness serisinde Joe Wicks ve Dr. Mark Williamson’ın o sıcacık sohbetini dinlerken, tam da bu yanılgımız üzerine düşünme fırsatı buldum. Wicks’in o yalın ama çok güçlü bir mesajı var: “İyileşmek için hayatınızı baştan aşağı değiştirmenize gerek yok. Sadece başlamanız yeterli.”
Beden Bir Ceza Tahtası Değildir
Modern kültür, maalesef bedenimizle olan ilişkimizi bozdu. Hareketi veya egzersizi, yediğimiz yemeğin bir “cezası” veya bedeni belirli bir kalıba sokma görevi olarak görmeye başladık. Oysa somatik farkındalık (bedenin bilgeliği) bize bambaşka bir şey söyler.
Hareket, bedeni hırpalamak değil; hayatta olduğumuzu kutlamaktır 🙂 Zihin o karanlık, kaygılı, aşırı düşünme sarmalına girdiğinde; bedeni nazikçe esnetmek, temiz havada 10 dakikalık bir yürüyüşe çıkmak, sinir sistemimize “Ben buradayım ve güvendeyiz” demenin en otantik yoludur. Beden, zihin ve hayatımızdaki anlam arayışı (Logoterapi’nin o güzel Kutup Yıldızı) birbirinden ayrı düşünülemez. Zihniniz yorgunsa bedeniniz katılaşır; bedeniniz hareket ettiğinde ise ruhunuzda yeni bir anlam alanı açılır.
Mükemmellik Değil, Gelişim (Progress over Perfection)
İçimizdeki o eleştirel ses (Çakal) her zaman “eksik” olanı gösterir. “Sadece 10 dakika yürüdün, bunun hiçbir faydası yok!” der. Oysa Zürafa şefkatiyle baktığımızda biliriz ki; her gün yapılan o küçücük 10 dakikalar, birleştiğinde devasa bir öz-sevgi dağına dönüşür.
Eğer siz de tükenmişliğin eşiğinde hissediyor, sürekli ertelemekten yoruluyorsanız, kendinize karşı uyguladığınız o katı beklentileri bir kenara bırakın. Mükemmellik, sadece vitrinlerde güzel durur; gerçek insanın ihtiyacı olan şey esnek, düşüp kalkabilen ama şefkatle yoluna devam edebilen bir gelişimdir.
Bugün O İlk Adımı Şefkatle Atın
Bütün hayatınızı bir gecede değiştirmeye çalışmayın. Bu, omuzlarınıza taşıyamayacağınız bir yük bindirmekten başka işe yaramaz.
Bunun yerine, kendinize dönün ve o sihirli soruyu sorun: “Bugün kendi bütünsel varoluşuma iyi gelecek, sadece 5 dakikalık o şefkatli eylem ne olabilir?”
Burada odağımızı o anki en temel ihtiyacımıza getirdiğimizde ve onu minik adımlarla da olsa kendimize şefkatle, iyilikle, sevgiyle sunduğumuzda, hem bedenimiz somatik olarak rahatlayacak, hem de zihnimiz daha olumlu ve destekleyici düşünceleri alanına davet edebilecek 🙂 Belki sadece camı açıp birkaç derin nefes almak… Belki hareket etmeyi seven bedeninize en sevdiğiniz şarkıda eşlik etme izni vermek… Belki de o yargılayıcı sesi duyduğunuzda, “Ben elimden geleni yapıyorum ve bu haliyle yeterliyim” diyebilmek. Hep söylediğim gibi, hepimizden bir tane var ve kendi yaşamımızın kahramanı sadece yine biz olabiliriz, başka bir kurtarıcı beklemek yerine kendimizle olan muhabbetimizi güzelleştirmek, arttırmak, kendi derdimizi dinlemek ve sonra kendi sırtımızı sıvazlayarak, gayretle ilerlemeye devam etmek gerek.
Otantik benliğinizin ışığında, küçük ama umut dolu adımlarla, sevgiyle kalın…
Hayatınızda kendinizi sürekli bir tartışmanın, hayal kırıklığının veya bitmeyen bir suçluluk hissinin içinde buluyor musunuz? Bazen başkalarına yardım etmeye çalışırken beklenmedik şekilde öfkeleniyor ya da tam tersi, yardım beklerken umduğunuz ilgiyi göremediğinizde kırılıyor musunuz? Eğer bu tanıdık geliyorsa, farkında olmadan Karpman Drama Üçgeni içinde sıkışmış olabilirsiniz.
Bu yazıda, bu döngünün nasıl çalıştığını, nasıl fark edilebileceğini ve en önemlisi, nasıl çıkılabileceğini ele alacağız.
Karpman Drama Üçgeni Nedir?
1968 yılında Stephen Karpman tarafından geliştirilen Drama Üçgeni, insan ilişkilerinde sıkça karşılaşılan sağlıksız iletişim dinamiklerini açıklayan bir modeldir. Bu modele göre, insanlar genellikle şu üç rolden birine girer:
Kurban (Victim)
Kurtarıcı (Rescuer)
Zorba (Persecutor)
Her rolün kendine özgü düşünce yapıları ve davranış kalıpları vardır. En kritik nokta ise, bu rollerin sürekli yer değiştirmesi ve kişiyi bir döngüye hapsetmesidir.
Karpman Üçgenindeki Rollerin Özellikleri
1. Kurban (“Zavallı Ben!”)
“Bu hep benim başıma geliyor!”
“Ben ne yapabilirim ki?”
“Kimse bana yardım etmiyor.”
Çaresiz, güçsüz ve bağımlı hisseder.
Kurban, başkalarının onu kurtarmasını bekler. Kendini zayıf ve etkisiz görür, ancak bu rolde kalmak ona ilgi ve şefkat kazandırabilir.
2. Kurtarıcı (“Seni Kurtaracağım!”)
“Ben olmasam sen ne yapardın?”
“Senin için en doğrusunu biliyorum.”
“Seni bu durumdan çıkarmalıyım.”
Kendini adil, güçlü ve bilge görür.
Kurtarıcı, başkalarının problemlerini çözmeye çalışırken kendi sınırlarını ihlal eder ve aslında karşı tarafı bağımlı hale getirir. Kendi ihtiyaçlarını ve duygularını genellikle bastırır.
3. Zorba (“Senin Suçun!”)
“Sen yüzünden böyle oldu!”
“Bunu hak ettin!”
“Yetersizsin, beceriksizsin!”
Otoriter, eleştirel ve suçlayıcıdır.
Zorba, gücünü diğerlerini aşağılamak ve kontrol etmek için kullanır. Çoğu zaman geçmişte kurban olmuş biri, savunma mekanizması olarak bu role geçer.
Drama Üçgeninin Döngüsü Nasıl İşler?
Bu roller sabit değildir. İnsanlar, bilinçsizce üçgenin içinde döner durur. Örneğin:
Kurtarıcı, Kurban’a yardım eder.
Kurban, yardımın yetersiz olduğunu hissedince Zorba’ya dönüşebilir ve Kurtarıcıyı suçlayabilir.
Kurtarıcı, eleştirildiği için kendini Kurban gibi hisseder.
Önceki Kurban, kendini güçlü hissetmek için Zorba olabilir.
Ve böylece bu sağlıksız iletişim döngüsü devam eder…
Drama Üçgeninin Hayatı Tüketen Etkileri
Bu döngüye sıkışan kişiler:
Sürekli tükenmiş hisseder.
Sağlıklı ilişkiler kuramaz.
Suçluluk, öfke ve hayal kırıklığı içinde yaşar.
Kendi duygusal ihtiyaçlarını fark etmez ve karşılamaz.
Zamanla depresyon, anksiyete gibi psikolojik sorunlar geliştirebilir.
Özetle, bu üçgende kaldıkça yaşam enerjimiz azalır ve sürekli bir çatışma içinde yaşarız.
Drama Üçgeninden Çıkmanın Yolları
1. Rolünüzü Fark Edin ve Kabul Edin İlk adım, hangi rolde olduğunuzu fark etmek ve bunu bilinçli olarak değiştirmeye niyet etmektir. “Ben hep kurtarıcı rolündeyim” veya “Sürekli kurban gibi hissediyorum” demek, çıkış yolunun başlangıcıdır.
2. Sağlıklı Roller Üstlenin: Kazan-Kazan İletişimi Kurun Karpman’ın üçgeninden çıkmak için yerine Sağlıklı Üçgen Modelini koyabilirsiniz:
Kurban yerine “Sorumluluk Alan” → “Benim hayatımın sorumluluğu bende.”
Kurtarıcı yerine “Destekleyici” → “Sana inanıyorum ama senin adına çözmem gerekmez.”
Zorba yerine “Sınır Koyan” → “Kendi değerlerimi koruyorum ama seni ezmeden.”
3. Duygusal Sınırlarınızı Güçlendirin Başkalarının duygusal yükünü taşımaktan vazgeçin. Birinin zor bir durumda olması, sizin onu kurtarmanız gerektiği anlamına gelmez. Yardımcı olmak yerine, destekleyici ve empatik olabilirsiniz.
4. Kurban Bilincinden Çıkın: Güçsüz Değilsiniz! Kendi hayatınızın aktif bir katılımcısı olduğunuzu hatırlayın. “Ben güçsüzüm” yerine, “Şu an zorlanıyorum ama çözümler bulabilirim” gibi cümleler kurun.
5. Dramanın İçine Çekilmekten Kaçının Birisi size “Kurtarıcı”, “Kurban” veya “Zorba” rolünü vermeye çalıştığında, bunu nazikçe reddedin. “Bu senin sorumluluğun, ama destek olmamı istersen buradayım” demek, hem sağlıklı hem de sınır koyucu bir tavırdır.
Sonuç: Yaşamınızı Geri Alın!
Karpman Drama Üçgeni, hayatı farkında olmadan tüketen bir döngüdür. Ancak, bu döngüyü fark edip değiştirmek mümkündür. Kendi rolünüzü gözlemleyerek, sorumluluk alarak ve sağlıklı iletişim becerileri geliştirerek bu kısır döngüden çıkabilirsiniz.
Unutmayın, siz bir kurban değilsiniz, başkalarını kurtarmak zorunda değilsiniz ve kimseyi kontrol etmek zorunda değilsiniz. Hayatınızın başrolünde olun ve özgürce, bilinçle, sevgiyle yaşayın!
Siz drama üçgeninin hangi rollerinde kendinizi daha sık buluyorsunuz? Paylaşmak ister misiniz? Yorumlarda konuşalım!
LTEA’nın gelişimi 1930’lara kadar uzanmaktadır. Psikiyatrist ve nörolog Viktor Emil Frankl (1905-1997), Sigmund Freud’un Psikanalizi ve Alfred Adler’in Bireysel Psikolojisi temelinde, ilk kez 1938 yılında yayınladığı yeni ve özgün bir yaklaşımın temellerini atmıştır. Bazen “Üçüncü Viyana Psikoterapi Okulu” olarak da adlandırılan Logoterapi/Varoluşsal Analiz, uluslararası kabul görmüş ve deneysel olarak temellendirilmiş anlam merkezli bir psikoterapi yaklaşımıdır.
Logoterapi/Varoluşsal Analiz’de (LTEA) yaşamda anlam arayışı, insanoğlunun birincil motivasyonel gücü olarak tanımlanır.
Frankl’ın yaklaşımı üç felsefi ve psikolojik kavrama dayanmaktadır:
İradenin Özgürlüğü
Anlam İradesi
Hayatın Anlamı
İrade Özgürlüğü LTEA’ya göre insanlar tamamen koşullara tabi değildir, ancak temelde karar vermekte özgürdür ve iç (psikolojik) ve dış (biyolojik ve sosyal) koşullara karşı duruşlarını belirleyebilirler. Özgürlük burada kişinin kendi hayatını verili imkanlar dahilinde şekillendirme alanı olarak tanımlanmaktadır. Bu özgürlük, beden ve ruh boyutlarının ötesinde ve üstünde, özünde insani bir alan olarak anlaşılan kişinin manevi boyutundan kaynaklanır. Manevi kişiler olarak insanlar sadece tepki veren organizmalar değil, yaşamlarını aktif olarak şekillendirebilen özerk varlıklardır.
İnsanın özgürlüğü psikoterapide önemli bir rol oynar, çünkü danışanlara bedensel veya psikolojik hastalıklar karşısında bile özerk hareket alanı sağlar. Paradoksal Niyet ve Dereflection teknikleri bağlamında danışanların semptomlarıyla başa çıkmalarını ve kontrolü ve kendi kaderlerini tayin etme yetisini yeniden kazanmalarını sağlayan da tam olarak bu kaynaktır.
Anlam İradesi İnsanlar sadece özgür değildir, aynı zamanda en önemlisi bir şey için özgürdürler – yani hedeflere ve amaçlara ulaşmak için. Anlam arayışı insanların birincil motivasyonu olarak görülür. Bir kişi yaşamında “Anlam İsteği “ni gerçekleştiremediğinde, anlamsızlık ve boşluk hissi yaşayacaktır. Anlamlı hedeflere yönelik varoluşsal ihtiyacın hüsrana uğraması saldırganlık, bağımlılık, depresyon ve intihar eğilimi doğuracak ve psikosomatik hastalıklar ile nevrotik bozuklukları ortaya çıkarabilecek veya artırabilecektir.
Logoterapi/Varoluşsal Analiz, danışanların yaşamlarında anlamlı hedefler peşinde koşmalarını engelleyen faktörleri algılamalarına ve ortadan kaldırmalarına yardımcı olur. Danışanlar anlam potansiyellerinin algılanması için duyarlı hale getirilir; ancak onlara belirli anlamlar sunulmaz. Daha ziyade, kendi tespit ettikleri anlam olanaklarını gerçekleştirmeleri için onlara rehberlik edilir ve yardımcı olunur.
Yaşamda Anlam LTEA, anlamın, gözlemcinin algılama aygıtında ortaya çıkan salt bir yanılsamanın aksine nesnel bir gerçeklik olduğu fikrine dayanır. LTEA’ya göre insanlar, özgürlükleri ve sorumlulukları temelinde, her durumda anın anlamını algılayarak ve gerçekleştirerek kendilerinde ve dünyada mümkün olan en iyiyi ortaya çıkarmaya çağrılırlar. Bu bağlamda, bu anlam potansiyellerinin, doğaları gereği nesnel olmalarına rağmen, belirli durum ve kişilerle bağlantılı oldukları ve dolayısıyla sürekli değiştikleri vurgulanmalıdır. Dolayısıyla LTEA hayatın genel bir anlamını beyan etmez veya sunmaz. Daha ziyade, danışanların günlük yaşamlarını anlamlı bir şekilde şekillendirmelerini sağlayacak açıklık ve esnekliğe ulaşmalarına yardımcı olunur.
LTEA’da Terapötik Teknikler (Seçim)
Paradoksal Niyet Endikasyonlar: esas olarak kompulsif bozukluklar ve anksiyete, ayrıca vejetatif sendromlar. Hekim ya da terapist tarafından yönlendirilen danışanlar, takıntılarının ya da kaygılarının üstesinden gelmeyi öğrenirler, böylece semptom ve semptom amplifikasyonunun kısır döngüsünü kırarlar.
Dereflexion Endikasyonlar: Cinsel bozukluklar ve uykusuzluk, ayrıca anksiyete bozuklukları. İçgüdüsel, otomatik süreçler abartılı öz gözlem tarafından engellenir. Aynı şekilde, bazı hafif ve iyi temellendirilmiş endişe veya üzüntü hisleri, kendini gözlemleme ile artacak ve güçlenecek, onları daha belirgin hale getirecek ve daha da yoğun gözlemlemeye yol açacaktır. Derefleksiyonun amacı, danışanın dikkatini semptomdan veya doğal olarak akan süreçten uzaklaştırarak bu nevrotikleştirici döngüyü kırmaktır.
Sokratik diyalog / Tutumların değiştirilmesi Bazı tutumlar ve beklentiler anlamın yerine getirilmesinin önünde engel teşkil edebilir. Bunlar kişiyi hayatındaki anlam potansiyellerine yabancılaştırabilir, böylece nevrotik bozuklukları vurgulayabilir, hatta tekrarlanan yanlış kararlar ve davranış kalıplarının oluşumu yoluyla bunları üretebilir.
Terapist veya doktorun kendi değerlerini veya anlam algılarını empoze etmekten kaçınması gerektiğini unutmamak önemlidir. Bunun yerine, danışanlara gerçekçi olmayan ve üretkenlik karşıtı tutumlarını algılamaları ve tatmin edici bir yaşam için daha iyi bir temel oluşturabilecek yeni bir bakış açısı geliştirmeleri için rehberlik edilir.
Sokratik diyalog, logoterapistler tarafından sıklıkla kullanılan bir konuşma yöntemidir. Belirli sorular, kişinin hayatında anlam bulma olasılığını ve bunu gerçekleştirme özgürlüğünü bilince çıkarmayı amaçlamaktadır. Felsefi ortamda bu soru sorarak rehberlik etme tekniği, bunu bir tür “ruhsal ebelik” olarak nitelendiren Sokrates tarafından tanıtılmıştır.
LTEA Sözlüğü
Logoterapi Yunanca “logos” kelimesi burada “anlam” anlamında kullanılmaktadır; aynı derecede geçerli olan “kelime” veya “rasyonel düzen” çevirileri LTEA’nın ilkelerini açıklamada yardımcı değildir. Özellikle, logoterapist danışanı mantıksal akıl yürütme yoluyla ikna etmeye çalışmaz; daha ziyade, danışanlara kendi özel ve bireysel anlamlarını tespit etmelerinde yardımcı olur.
Logoterapi, Viktor Frankl tarafından geliştirilen psikolojik-antropolojik model temelinde uygulanan bir terapidir.
Varoluşsal Analiz EA, logoterapinin felsefi ve bilimsel temeli olarak anlaşılabileceği gibi, uygun bir terapinin de önemli bir parçasıdır.
Temel olarak varoluşsal analiz, varoluşa ilişkin analiz ya da öz-sorumluluk sahibi, kendini gerçekleştirmiş ve insancıl bir yaşamı göz önünde bulundurarak “varoluşun açıklanması” anlamına gelir.
“Genel varoluşsal analizde” anlam arayışı tartışılır ve insanlarda temel bir motivasyon olarak tanımlanır ve yaşamda anlam bulmanın temel olasılığını gösteren argümanlar sunulur. Bu temelde, başarılı bir anlam arayışının terapötik etkileri açıklanabilir.
“Özel varoluşsal analizde” bir kişinin veya bir grubun özel, bireysel yaşamı, zihinsel veya psikolojik bir bozukluğun olası varoluşsal kökleri açısından araştırılır. Bu bağlamda, “varoluşsal çekirdek” üzerinden ilerleyen özel bir terapi olarak logo-terapinin temelini oluşturur. Dolayısıyla varoluşsal analizin terapötik değeri, somut varoluşsal durumun aydınlatılmasında ve -özerk- anlam arayışına yardım etmeye hazırlanmada yatar.
Farklılıklar Alfried Längle (GLE) tarafından yayılan “Kişisel Varoluşsal Analiz” 1990’larda ortaya çıkan ve Frankl tarafından geliştirilen bazı kavramları benimseyen bir terapi biçimidir. İsim benzerliğine rağmen, tamamen farklı bir insan varoluşu anlayışı ve öznelleştirilmiş bir anlam kavramı nedeniyle “Logoterapi ve Varoluşsal Analiz” ekolünün bir parçası olarak kabul edilmez.
Ludwig Binswanger (1881-1966) tarafından geliştirilen “Daseinsanalyse”, Martin Heidegger’den esinlenen bağımsız bir psikoterapi yöntemidir.
Daha fazla bilgi için Viktor Frankl’ın kitaplarından ve https://www.viktorfrankl.org/ web sitesinden yararlanabilirsiniz.
Yeni bir çalışma, zorbalığın önlenmesine yönelik en etkili yaklaşımları tanımlıyor.
Zorbalık her yerde, en yüksek performanslı okullarda bile meydana gelebilir ve zorbalık, maruz kalandan tanıklara ve hatta zorbaların kendileri de dahil, herkese zarar verir. Zorbalığı önlemeye yönelik tüm yaklaşımlar eşit derecede etkili değildir. Geleneksel zorbalık önleme programlarının çoğu, sorunla ilgili farkındalığı artırmaya ve sonuçları yönetmeye odaklanır; bu da proaktif değil pasif bir yaklaşımdır. Bununla beraber; cezaya ve sıfır toleransa dayanan programların etkili olduğu gösterilmemiştir; ve bu nedenle çatışmaları çözme konusunda çocuklara sorumluluk veren akran arabuluculuğu gibi programlar zorbalığı daha da arttırabilir. (Yetişkin istismar mağdurlarından asla işkencecileriyle “bunu çözmeleri” istenmez ve çocukların gelişim durumları nedeniyle ek yasal koruma hakları vardır.) Seyirci müdahalesi, yetişkinler arasında bile, yalnızca bazı insanlar için işe yarar – dışadönükler, empatikler ve daha yüksek sosyal statüye ve ahlaki katılıma sahip insanlar.
Zorbalığı azaltmak amacına en çok hizmet eden, proaktif ve (diğer saldırganlık ve çatışma biçimleriyle birlikte) araştırma tarafından test edilmiş iki yaklaşım bulundu. Bunlar olumlu bir okul iklimi ve sosyal ve duygusal öğrenmedir.
Olumlu bir okul iklimi oluşturmak
Okul ikliminin ölçülmesi mümkün olsa da tanımlanması zor olabilir . Bir selamlamadan, bir sorunun çözülme biçiminden veya insanların birlikte çalışma biçiminden kaynaklanabilen, bir okulda olmanın “hissedilen duygusudur”; bir okulun “kalbi ve ruhu”, “kalitesi ve karakteri”dir. Olumlu bir iklime sahip okullar sağlıklı ve yapıcı bir şekilde gelişimi teşvik ederken, olumsuz bir okul iklimi daha yüksek sayıda zorbalık, saldırganlık, mağduriyet ve güvensizlik hissi ile ilişkilidir.
Olumlu bir iklimin unsurları değişebilir, ancak genellikle duygular ve ilişkiler, güç ve bunun nasıl ifade edildiği ve medya tüketimi ile ilgili normları içerebilir. Bu, akran öğrenciler ve okul yöneticileri arasında kendi kendini güçlendiren olumlu bir kültür oluşturan bilinçli bir süreçtir. Sağlıklı bir bağışıklık sistemi gibi, olumlu bir okul iklimi de optimal sağlığı destekler ve işlev bozukluğu veya hastalık olasılığını azaltır.
Bu süreçte okul yönetiminin liderliği, olumlu bir iklimin anahtarıdır. Zorbalık, normalleştirilerek en aza indirgeniyor mu, yoksa zararlı akran istismarı olarak mı kabul ediliyor? Liderler, sürekli ve şiddetli zorbalığın bu sürece dahil olan tüm öğrencilerin (zorbalığı yapanın, zorbalığa uğrayanların ve şahit olan öğrencilerin) hayatlarında ömür boyu olumsuz sonuçlarar neden olabileceğinin bilincinde mi? Okul yönetimi, tüm çocukların olumlu psikolojik sağlığını geliştirmeyi taahhüt ediyor mu, yoksa geleneksel olarak yanlış davranışları cezalandırmaya aşırı mı güveniyorlar? Rehberliğe ihtiyaç duyan tipik gelişim süreçleri ile atipik ve müdahale gerektiren zorbalık arasında ayrım yapabilirler mi? Eğitimciler öğrencilerine karşı empatik mi ve çocukların duygularına değer veriyorlar mı?
Ardından, öğretmenler zorbalıkla başa çıkmaya hazır mı? Zorbalığa uğrayan öğrenciler, sürekli olarak öğretmenlerin çoğu zorbalık olayını kaçırdığını ve sorulduğunda öğrencilere yardım edemediğini bildiriyor . (Bu maalesef ülkemizde de böyle olabiliyor ancak bu konuda çok duyarlı ve yüksek gözlem yeteneğine sahip yönetici ve öğretmenler de var yaşasın ki)
Bununla birlikte, okul ikliminin reforme edilmesi tüm paydaşları (öğrenciler ve veliler, ayrıca yöneticiler ve öğretmenler) içermelidir, böylece bir okulun belirli sorunlarına değinilebilir ve oluşturulması amaçlanan olumlu, gelişim odaklı ve yapıcı okul iklimi/atmosferi oluşturulabilir. İyileştirmelerin etkisini izlemek için okul iklimi değerlendirmeleri periyodik olarak gerçekleştirilebilir. Burada ölçümlemeler arasında da sürecin takibi ile, ara iyileştirmeler ve yapılandırmalar da istenen olumlu okul ikliminin oluşturulmasına katkı sağlayacaktır.
Sosyal ve duygusal öğrenmeyi ilerletmek
Sosyal ve duygusal öğrenme (SEL), öz-farkındalık, öz-yönetim, sosyal farkındalık, sorumlu karar verme ve ilişki yönetimi becerilerini öğretmeyi içerir. (Daha fazla bilgi için; RULER)
Kanıta dayalı sosyal ve duygusal öğrenme yaklaşımlarının uygun maliyetli, anlamlı sonuçlar sağladığı gösterilmiştir. Yüz binlerce K-12 (İlk-orta-lise) öğrencisi üzerinde yapılan çok sayıda çalışma, sosyal ve duygusal öğrenmenin duygusal refahı, öz düzenlemeyi, sınıf ilişkilerini ve öğrenciler arasında nazik ve yardımsever davranışları geliştirdiğini göstermektedir. Sosyal ve duygusal öğrenme; mevcut kaygı, duygusal sıkıntı ve depresyon gibi bir dizi sorunu ve semptomlarını azaltırken; çatışma, saldırganlık, zorbalık, öfke ve düşmanca yükleme yanlılığı gibi yıkıcı davranışları azaltır; ve akademik başarıyı, yaratıcılığı ve liderliği geliştirir.
36 birinci sınıf öğretmeniyle yapılan bir araştırma , öğretmenler öğrencilere duygusal olarak daha fazla destek olduklarında (öz denetimini geliştirmeyen davranış yönetimi kullanımına kıyasla), çocukların daha az saldırgan olduklarını ve davranışsal öz denetime sahip olduklarını gösterdi.
Bir meta-analiz , duygusal yeterlilik geliştirmenin zorbalığın kurbanı olmaya karşı koruyucu olduğunu gösterdi.Bu çalışmaya göre; sosyal yeterlilik ve akademik performans zorbalığa karşı koruyucuydu; ve olumlu akran etkileşimleri, zorba-kurban (zorbalığa uğrayan ve başkalarına zorbalık yapan) olmaya karşı koruyucuydu. Bu sonucu destekleyen bir dizi boylamsal çalışma, sosyal ve duygusal öğrenmenin orta yaşta olumlu etkilere (örneğin, daha az boşanma, daha az işsizlik) sahip olduğunu ve hatta erken sosyal ve duygusal öğrenmenin nesiller arası etkilerini gösterdi. Eşleştirilmiş bir kontrol grubuyla karşılaştırıldığında, Perry Okul Öncesi Projesine katılan yetişkinlerin çocukları daha az suça karışmış ve daha yüksek eğitim ve istihdam başarısına sahipti. Altı SEL programının maliyet-fayda analizi , harcanan her 1 $ için 11 $ tasarruf sağlayan iyi yatırımlar olduğunu buldu. Bunun günümüz ekonomisindeki değeri, herhangi bir para biriminin hem maddi hem de manevi olarak çok daha ötesinde.
Sosyal ve duygusal öğrenme, öğretmenler için de oldukça yararlı kazanımlara sahip. Duygusal ve sosyal beceri eğitimi alan öğretmenler, daha yüksek iş doyumuna ve daha az tükenmişliğe sahiptir, duygularını düzenleyebildikleri için öğrencilerine karşı daha olumlu duygular gösterir, sınıflarını daha iyi yönetir ve öğrencilerinde yaratıcılık, seçim ve özerklik geliştiren daha fazla strateji kullanır. Öğretmenler , kendi duygusal ve sosyal becerilerini geliştirmek ve öğrencilerinin duygularını daha iyi anlamak için daha fazla Sosyal ve duygusal öğrenme desteği istediklerini bildirmektedir .
Farklı yaş seviyelerinde zorbalık
Sosyal ve duygusal öğrenme yaklaşımları gelişimsel olarak uyumlu olmalıdır , çünkü çocuklar için göze çarpan ve mümkün olan şey farklı yaşlarda değişir.
Örneğin, okul öncesi çocukların kendi kendilerini kontrol etmeleri için nörolojik donanım daha yeni gelişmektedir. Ancak o zaman, duygu devreleri ile prefrontal korteksin, düşünme bölgeleri arasındaki bağlantılar daha fazla miyelinleşmeye başlar (daha hızlı bağlantı için yalıtılmıştır), bu da 20’li yaşların ortalarına kadar sürecektir. Küçük çocuklara duyguların dilini ve harekete geçmeden önce düşünme stratejilerini öğretenPATHS veya RULER gibi bir sosyal ve duygusal öğrenme programı daha iyi öz düzenleme geliştirebilir.
Bazen yetişkinler normal gelişim süreçlerini zorbalıkla karıştırırlar. Örneğin, çocuklar ilkokulun ortasında arkadaşlıklarını yeniden düzenlemeye başlar, bu doğal olarak incinmiş duygular ve kişilerarası çatışmalar yaratabilen bir şeydir. Yine de, güç dengesizliği içinde kasıtlı, tekrarlanan saldırganlığı içeren zorbalık olarak yanlış anlaşılmamalıdır. Normal gelişim aynı zamanda güç denemelerini de içerir ve bu normal dinamikler, bir başkası üzerinde incitici bir güç uygulaması yerine sağlıklı bir harekete geçme duygusu geliştirmeye doğru güvenli bir şekilde yönlendirilmelidir.
Son olarak, ergenliğin başlangıcı, sosyal ilişkilere karşı artan duyarlılığın başlangıcına işaret eder, özellikle daha nazik ilişkiler için becerileri geliştirmek için önemli bir zamandır. Ne yazık ki, bu, zorbalığın en yüksek olduğu dönemdir. Bazı stratejiler küçük çocuklar için iyi sonuç verirken (örneğin, onlara “güvenilir bir yetişkine söylemelerini” tavsiye etmek), bu seçenek gençler için başarısız olabilir ve kırılma noktası sekizinci sınıf civarında görünmektedir. Daha büyük gençler, daha az didaktik olan ve özerklik ihtiyaçlarını güçlendiren, bir yandan da değerlerini onaylayan ve anlam arayan yaklaşımlara ihtiyaç duyarlar. Fizyolojik olarak, ergenlik sırasında beyin değişiklikleri, stres düzenleme sistemlerini yeniden kalibre etmek için ikinci bir şans verir. Bu fırsat yapıcı bir şekilde ele alınmalıdır.
Yaklaşımlar, çocuklar arasındaki bireysel farklılıklarıda dikkate almalıdır . Sosyal ve duygusal öğrenme programları bile, nefes alma veya farkındalık gibi yalnızca bir veya iki duygu düzenleme stratejisine aşırı güvenerek burada tökezleyebilir. Ancak çocukların mizaçları, duyarlılıkları, güçlü yanları ve kırılganlıkları farklıdır. En iyi sosyal ve duygusal öğrenme yaklaşımları, öğrencileri kendileri için en uygun stratejileri, yani duyguya ve bağlama özel, kişiselleştirilmiş ve kültürel olarak duyarlı stratejiler keşfetmeye yönlendirir. Bu yaklaşım, eğitimciler açısından alışılmadık bir esneklik gerektirir.
Ve son olarak, yaklaşımların etkili olabilmesi için, becerilerin müfredatta ve tüm gün, tüm ortamlarda tam olarak yer alması ve tüm yetişkinler tarafından uygulanması, diğer bir deyişle ekosisteme sızması gerekir. Yalnızca amaçlandığı şekilde kullanılan ve öğretilen yaklaşımlar başarılıdır.
Okullar bunu tek başına yapamaz
Aileler de önemli. Okullarda zorbalık bazen sert ebeveynlik uygulamalarından veya evde kardeş zorbalığından kaynaklanır.
Ebeveynlerin işyerleri bile önemlidir. Yetişkinler, işyerlerinde , okullardaki çocuklarla yaklaşık aynı oranda zorbalığa maruz kalıyor ve hatta öğretmenler arasında ve yaşlı yaşam topluluklarında bile görülüyor . Başka bir deyişle, zorbalık sadece bir çocukluk sorunu değildir; yaygın bir insan sorunudur. .
Sonuç olarak, çocukların duyguları hakkında zihniyetlerimizde önemli bir değişikliğe ihtiyacımız var. Çocukların insanlıklarını beslediğimizde ve onlara duygularını tanımlamalarına, ifade etmelerine ve böylece duygularını düzenlemelerine yardımcı olacak dil, stratejiler ve değerler sunduğumuzda gelişme olasılıkları daha yüksektir. Ebeveynler, öğretmenler ve yöneticiler, zorbalığın karmaşık kökleri hakkında yeni bir farkındalık kazandıklarında ve bununla mücadele etmek için yeni stratejiler benimsediklerinde, okullar yol gösterebilir. Çocuklar bize güveniyor.
Bu yazı aşağıda belirtilen kaynaktan yerelleştirilerek çevrilmiş ve eklmeler yapılmıştır. Daha fazla bilgi için hem yazının içinde yer alan referans sayfaları, hem de kaynağı direkt olarak ziyaret edebilirsiniz. Keyifli okumalar! Farkındalıklarımız ve eylemlerimiz bol olsun!