Aslında şu anda ders çalışıyor olmam gerekiyor ama öncesinde edindiğim değerli bilgileri şifa ve farkındalık için aktarmam gerekiyor. Aktaracağım bilgiler, psikoloji alanında olanlar için yeni olmayabilir ama bakış açısı olarak renk de katabilir. Şu anda bu farkındalığın ve çok boyutlu özdeğer şifasının hak eden her insana akması niyetiyle yazıyorum.
Dişil enerjiyi günlük hayatımızda bir çok yerde okusak ya da bir şekilde görsek de; bu çokluğun içinde içinin de boşaltıldığı hissindeyim. Dişil enerji denildiğinde; daha çok TDK sözlüğünde de 7.sırada yer alan “şuh, işveli, çekici” olmayı sembolize eden bir vizyon gelebiliyor zihinlerimize. Peki, dişil enerjinin dengesinden bahsederken neden iki uçta yani; günümüzün ekmeğini taştan çıkaran, erkeğe ihtiyacı olmayan, maskülen kadını ile sadece işveli ya da bir nesne (biblo, çanta vb) gibi oradan oraya vitrinlerde sergilenen, o günün kültür endüstrisini yönetenler hangi trendi popüler yaparsa dudak kalınlığı, vücut ölçüleri ona göre değişen iki karakter arasında sallanıyoruz?
Yıllar önce Freud bu oyunu görmüş ve (oyun olduğunu fark edip, fark etmediğini bilmiyoruz) bizlere bundan yaklaşık 120 yıl önce açıklamasını da armağan bırakmış. Freud’un en temel savlarından biri; erkeklerin egemen olduğu bir dünyada kadının cinsel olarak kendisini “eksik” hissetmesi; bu nedenle erkeği kıskanması ve buna bağlı olarak da çeşitli savunma mekanizmalarını kullanmasıdır. Buna göre; size tanıdık gelecek savunma mekanizmalarından ilki “Maskülen Kadın” yaklaşımı. Buna göre; içgüdüsel olarak erkeği kıskanan, onun yerinde olmayı arzulayan kadın; doğası, özü, yaratılışından koparak güç, maddi kazanç, statü, iktidar hırsı ile “tek başına”lığı zafer kabul eden bir yolda ilerlerken çoğu kez farkında olmadan erkeksi davranışlar sergilemeye, ilişkilerinin, aile hayatının, sorumluluklarının içinde bu şekilde özünde, doğasında olandan başka bir karakter yaratarak agresif, tahammülsüz ve tatmin olmayan, bir yaşam sürmeye başlar. Psikiyatrist Mustafa Merter, buna örnek olarak yabancı televizyon haber kanallarındaki spikerleri örnek verir. Diğer uçta ise; “Nesneleşen Kadın” yaşar gider ya da gider ama yaşar mı bilinmez. Nesneleşen kadın ise; kadınlığını bir kenara bırakan maskülen kadının aksine bu kıskançlığa/komplekse sebep olan bedenini; olabildiğince teşhir ederek, adeta erkekte olmayan ne varsa bunu ortaya koyarak kendi değerini kurtarmaya çalışmaktadır. (Oysa sosyolojik boyutta da kültür endüstrisinin canı sıkılan patronları sürekli estetik/güzellik tanımı ve beden algıları ile ilgili değişikliğe gitmektedir.Bu da başka bir yazının konusu olur belki de.) Sosyal medya hesaplarından, reklamlardan, dizilerden oldukça tanıdık gelmiş olmalı.
Ben konuyu daha iyi anlamak adına şu şekilde renklendirmeyi seçtim:

Buna göre; özünde doğal olarak pembe ile temsil edilen bir kadın kimliği ve mavi ile temsil edilen erkek kimliği mevcut olsun. Masküleşen kadın; mavi ve pembenin birleşimi ile mor renge dönüşürken; nesneleşen kadın ise var olan tüm özelliklerini, renklerini en yoğun olacak şekilde yönlendirdiğinden kırmızı renge dönüşür. Böylece denge çubuğunun her iki yönü de bambaşka renklerle temsil edilir.
Peki ya pembe? Hani dişil enerjinin özü, kadının o nahif, yumuşak, sevgi ve şefkat dolu, bilge olan, sabırlı ve azimli olan tarafı? Sadece kadına özgü, yaratıcılığı, çocuksu neşesi, masumiyeti ve rahim olan yanı? Sevgiyi, değeri dışarıda aramaya koşullanan her insan gibi özümüzdeki hazineleri sakladık. Şimdi hepsini bütün güzelliği ile manevi olarak ortaya çıkarma vakti. Üstelik hem dünyanın, hem de insanlığın bu değerlere daha önce hiç bu kadar ihtiyacı olmamıştı. Bunun için önce; Freud’un gösterdiği alanların tam tersine; yani içimize bakmamızla başlıyor özümüze dönüş önce. Önce kendisi ile tanışmalı kadın. Neleri sever, neler onu mutlu eder? Hayatta en büyük arzusu, en büyük hayali ne? İçinde dolup, taşan dünyaya duyurmak, haykırmak istediği duygu, sözcük, şiir, şarkı ne söylüyor? Kendi başına en çok yapmayı sevdiği şeyler neler? Ona en iyi ne geliyor? Hayatında sanatı, zerafeti nasıl tezahür ettiriyor ya da ettiriyor olmayı seçerdi? Bence tüm bu sorular, ÖZ’e giden yoldaki en anlamlı ve pratik ipuçlarını barındırıyor 🙂 Bir yerden başlamak lazım 🙂 Nereden mi biliyorum? 🙂 Bir zamanlar iş hayatında erkeklerle rekabet eden, kendi bildiğinden, vicdanının sesinden şaşmayan bir iş kadını olarak biliyorum. Özümdeki saf, pür-i pak kadını, esas varoluşumu tanımaya; Yaratan’ın kadınlara armağanı olan Rahim’den gelen bir yavru ile başladım. Yolculuğum hala devam ediyor. Artık biliyorum ki güçlü olmak için sağduyum ve bilgeliğim yeterli, başarmak için kalbimin sesini coşkuyla dinlemem yeterli, sesimi duyurmak için zihnimin merdivenleri yeterli, güzel olmak için gözlerimdeki parıltı ile içten gülümsemem yeterli . Ben yeterliyim ve başka hiç kimse gibi olmama gerek yok. Çünkü “Ben Ben’im”, Yaratan’ın koskocaman evrende miniminnacık olarak var ettiği, özüne kendi nurundan kocaman bir yıldız armağan ettiği bir insan… Çok şükür bu AŞK’a… Şükür ve minnetle…
